WOMAN REVOLT IN THE SHORT STORIES OF NEZİHE MERİÇ DUYGU ZAPTİYE BOĞAZİÇİ UNIVERSITY 2023 WOMAN REVOLT IN THE SHORT STORIES OF NEZİHE MERİÇ Thesis submitted to the Institute for Graduate Studies in Social Sciences in partial fulfillment of the requirements for the degree of Master of Arts in Turkish Language and Literature by Duygu Zaptiye Boğaziçi University 2023 NEZİHE MERİÇ ÖYKÜLERİNDE KADIN BAŞKALDIRISI Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Tezi Duygu Zaptiye Boğaziçi Üniversitesi 2023 DECLARATION OF ORIGINALITY I, Duygu Zaptiye, certify that • I am the sole author of this thesis and that I have fully acknowledged and documented in my thesis all sources of ideas and words, including digital resources, which have been produced or published by another person or institution; • this thesis contains no material that has been submitted or accepted for a degree or diploma in any other educational institution; • this is a true copy of the thesis approved by my advisor and thesis committee at Boğaziçi University, including final revisions required by them. Signature………………………………………… Date……………………………………………...... v ABSTRACT Woman Revolt in the Short Stories of Nezihe Meriç This study examines the position of women in selected short stories of Nezihe Meriç and argues that both Meriç’s writing style and the characterization of women in her stories are forms of revolt against patriarchal norms. The introduction chapter reviews some prominent critical works on Meriç’s stories and proposes a theoretical base for the thesis by juxtaposing feminist literary criticism and Julia Kristeva’s concept of intimate revolt. The following two chapters provide close readings of selected short stories in this theoretical framework. While the second chapter focuses on the stories dealing with the personal dilemmas of modern women, the third chapter centers on the stories in which the socio-political conditions underlying these dilemmas can be seen. Additionally, both chapters discuss how the textualization of women’s problems works by drawing attention to the narrative techniques Meriç used. vi ÖZET Nezihe Meriç Öykülerinde Kadın Başkaldırısı Bu çalışma Nezihe Meriç’in seçili öykülerinde kadının konumuna odaklanmakta ve hem Meriç’in yazım şeklinin hem de öykülerindeki kadınların karakterizasyonunun başkaldırı biçimleri olduklarını öne sürmektedir. Giriş bölümünde Meriç’in öykülerine yapılmış eleştiriler gözden geçirilmekte ve feminist edebiyat eleştirisiyle Julia Kristeva’nın içsel başkaldırı kavramı birleştirilerek teze teorik bir temel sunulmaktadır. Sonrasındaki iki bölüm seçili öykülerin bu teorik çerçevedeki yakın okumalarını sunmaktadır. İkinci bölüm modern kadının kişisel ikilemleriyle ilgili öykülere odaklanırken üçüncü bölüm bu açmazların altında yatan toplumsal şartların görülebildiği öyküleri merkezine almaktadır. Buna ek olarak iki bölümde de Meriç’in kullandığı anlatı tekniklerine dikkat çekilerek kadınların sorunlarının nasıl metinselleştirildikleri tartışılmaktadır. vii TEŞEKKÜR Tez yazma sürecim boyunca beni her zaman güler yüzüyle karşılayan, destekleyen ve ufuk açıcı fikirleriyle yol gösteren sevgili danışmanım Zeynep Uysal’a teşekkür ederim. Lisans ve yüksek lisans eğitimim sürecinde bilgi ve birikimleriyle bu tezin yazılmasına vesile olmuş hocalarım Veysel Öztürk, Halim Kara, Fatma Büyükkarcı, Erol Köroğlu ve tez jürimde de bulunan Olcay Akyıldız’a teşekkürü borç bilirim. Tez jürimde olmayı kabul edip değerli fikirleriyle tezime katkı sağlayan Pelin Aslan’a teşekkür ederim. Tezimi baştan sona sabırla okuyan ve desteğini her zaman hissettiğim sevgili hocam Yüce Aydoğan’a ve lisans hayatımın ilk yıllarından beri her zaman yanımda olan, bu yorucu süreçte de beni her daim destekleyen sevgili hocam Aylin Vartanyan’a çok teşekkür ederim. Her yorulduğumda, çıkmaza düştüğümde ve yapamayacağımı düşündüğümde aynı şeyleri gerektiği zaman tekrar tekrar anlatıp bıkmadan usanmadan yanımda olan, tüm süreci beraber geçirdiğim, tezimi baştan sonra ayrıntılı bir şekilde okuyup her zaman fikirleriyle yol gösteren İsmet Tarık Gölge’ye çok teşekkür ederim. Ve tabii ki bu noktaya gelmemde büyük emekleri olan anneme, babama ve ablama bu süreçte yanımda olup beni her anlamda destekleyip kucakladıkları ve yüreklendirdikleri için çok teşekkür ederim. Aramıza tez sürecinde katılan, bana teyzeliği tattıran, varlığıyla en büyük neşe ve motivasyon kaynağım olan yeğenim Mete’ye de çok teşekkür ederim. Son olarak bu süreç boyunca yakınmalarımı ve tezle ilgili sorunlarımı her zaman dinleyen dostlarım Zeynep Hazal Sevinç’e, Gökçen Çiflik Chamberlin’e, Gözde Bilgin’e, Dilan Diş’e, Ezginur Okutan’a ve Hazal Dalak’a yanımda oldukları için teşekkür ederim. viii İÇİNDEKİLER BÖLÜM 1: GİRİŞ ........................................................................................................ 1 1.1 Başkaldırı kavramı ve Julia Kristeva ...................................................... 11 1.2 Nezihe Meriç, kadın ve feminist eleştiri ................................................. 13 BÖLÜM 2: KENDİ HİKÂYESİNİ YAZAN KADINLAR ...................................... 15 2.1 Bozbulanık ............................................................................................... 18 2.2 Topal Koşma ........................................................................................... 44 2.3 Menekşeli Bilinç ...................................................................................... 60 BÖLÜM 3: TOPLUMSAL CİNSİYETE DAİR UYANIŞLAR ................................ 72 3.1 Bozbulanık ............................................................................................... 73 3.2 Topal Koşma ........................................................................................... 81 3.3 Menekşeli Bilinç .................................................................................... 104 BÖLÜM 4: SONUÇ ................................................................................................ 125 EK: UZUN ÖZET (EXTENDED ABSTRACT) ..................................................... 130 KAYNAKÇA ........................................................................................................... 133 1 BÖLÜM 1 GİRİŞ Nezihe Meriç öyküleri yazıldıkları dönemin toplumsal şartlarıyla kentte sıkışmış modern kadının buhranlarının iç içe geçtiği, modern anlatı teknikleriyle örülmüş bir anlatı evreni sunar. Öyküler modernleşme sürecini sürdüren genç cumhuriyetin kent hayatına oldukça bireysel bir yerden yaklaşarak ışık tutarlar. Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk kuşağın bir mensubu olan Meriç, öykülerinde tam da bu kuşağın bunalım ve çelişkilerini anlatır. Yeni bir devletin yeni eğitim anlayışıyla yetişen ve belli yönlerden kalıpları, gelenekleri kırıp yüzünü batıya çevirmeye çalışan bu kuşak, bir yandan da muasır medeniyetler seviyesine ulaşma idealinin yükünü omuzlarında taşır. Sorumluluk duygusuyla ezilirken bir yandan da kendini gerçekleştirmenin peşine düşen bu modern kadın, onun iç çatışmaları ve bunların günlük hayattaki tezahürleri Meriç öykülerinin ana malzemesini oluşturur. Bu malzemenin kurgulanışında hem tarihsel hem varoluşsal hem de edebi açıdan özgün bir başkaldırı tavrını görürüz. Karakterler tarihsel ve toplumsal yüklerin altında çeşitli içsel sorgulamalar yaşar ve hem kimliklerini hem de etraflarını saran değerleri yeniden düşünürler. Bu karakterlerin zihinlerini metne aktarmayı hedefleyen çeşitli modern anlatı teknikleriyse edebi anlamda bir yenilik arayışı ve başkaldırı alanı oluştururlar. Bu tez, Nezihe Meriç edebiyatındaki çeşitli başkaldırı biçimlerinin ve bunların toplumsal cinsiyetle ilişkilerinin izini sürüp metinlerde nasıl tezahür ettiklerini tespit edecektir. Başkaldırı kavramı Julia Kristeva’nın kavramsallaştırması üzerinden ele alınacak ve hem bir kadın yazar olarak Nezihe Meriç’in edebi yenilikçiliği hem de öykülerdeki kadın karakterlerin tavırları başkaldırı olarak değerlendirilecektir. Eril edebiyat dünyasında yenilikçi bir kadın yazar olarak Nezihe Meriç’in konumu ve 2 öykülerindeki kadın karakterler incelenirken feminist eleştirinin imkânlarından yararlanılacaktır. 1925 doğumlu olan Nezihe Meriç, cumhuriyet döneminde doğup yetişen ilk öykücülerdendir. Büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan karakterlerinin iç dünyalarını ve günlük yaşantılarından kesitleri kaleme alır. Neredeyse kadın edebiyatçının olmadığı bir zamanda dönemine göre radikal fikir ve konuları öykülerine dahil eder ve ses getirir. Büyük olaylar, çarpıcı durumlar yerine basit ve gündelik durumlara karakterlerin zihnen verdikleri tepkiler ön plandadır. Modern anlatı teknikleri vasıtasıyla kadının iç dünyasına yönelen, doğrudan kadını anlatan ilk öykücüdür. Meriç’in öykü serüveni 1950 yılında Ankara’da çıkan Seçilmiş Hikayeler dergisine bir hikâye göndermesiyle başlar ve öyküsünün yayımlanmasıyla derginin sahibi Salim Şengil’in dikkatini çeken Meriç, kendisi adına 1951 yılında Şengil tarafından özel bir sayı hazırlanmasıyla edebiyat dünyasına tam olarak adım atmış olur (Şahin, 2020, s. 22). Genç yaşta güçlü bir şekilde öne çıkma fırsatına sahip olan Meriç, bu özel sayı sayesinde kaleme aldığı “Alaturka Şarkılar”, “Evin Tuzu Biberi”, “Kurumak”, “On Sekiz Yaşında Biri”, “Sinir Hastalıkları Mütehassısı”, “Keklik Türküsü”, “Dışarlıklı”, “Oda Müziği” adlı sekiz öyküsünü edebiyat okurları ve eleştirmenleriyle buluşturur (Bezirci, 1999, s. 34). Hazırladığı özel sayıyla da yetinmeyen Şengil, bu sayıya Hamdi Olcay, Şahap Sıtkı, İlhan Tarus gibi eleştirmenlerin Meriç hakkındaki görüş ve değerlendirmelerinin yer aldığı “Ne Düşünüyorlar?” başlıklı bir bölüm de ekler. Tüm bu çabalar sonucunda Meriç’in yazdığı öyküler erkek eleştirmenler tarafından övgü dolu eleştiriler alırken derginin sahibi Şengil, olumlu eleştirilerinin önüne “bütün gençliğine, acemiliğine rağmen” ifadelerini de ekler (Özata Dirlikyapan, 2019, s. 88). Bu övgü dolu eleştirilerin yanında yine övgü dolu gözüken “Kitapçı vitrinlerini boydan boya süsleyen allı- 3 morlu öpücük yayınlarının gençlik tarafından sömürülürcesine okunduğu bu devirde, Nezihe Meriç Hanımın makbûl bir yolla ciddi sanatın bir dalında kendini yorması, şükranla karşılanmak lâzımdır” gibi satırlarla aslında erkek tahakkümü altında küçümsenen kadın yazınının dışında tutulur Meriç (Termen, 1951, s. 82). Bu yorum, bu tezin yazılış amacıyla da bağlantılı olarak dönemin edebiyatının ve edebiyat anlayışının ne kadar erkek egemenliği altında olduğunu gözler önüne serer. Böylece daha ilk öykülerini yayımlamasıyla erkek egemen edebiyat ortamından ilk eleştirilerini de almış olur ve bu eleştiri zinciri yıllar boyu benzer kalıplarla devam eder. Meriç, yazmaya başladığı 50’li yılların ortamını Üçüncü Öyküler’de şöyle değerlendirir: Ellili yıllar, kurulan – kurulması başlanan yeni düzenin bozulmaya, devrimlerin yozlaşmaya, ödünlerin verilmeye başlandığı yıllardır. Cumhuriyetin getirdiği coşkuyla yetişmiş olan Cumhuriyet Kuşağı bu başına gelenleri birden anlayamamış, başkaldırmış, kafa tutmuş, bunlar yapıtlarına yansımış, yasaklar, cezalandırmalar, kaynaşma başlatmıştır. Yazarlar, bu karmaşayı, değişmeye başlamış olan toplumu- hem yenilenmeye başlamanın heyecanı hem bozulmasının, eskiye dönmeye başlamasının getirdiği dayanılmazlıkla toplumsal kaynaşma olarak olsun, bireyin iç dünyasındaki gelgitler olsun- dört bir koldan yazmaya başlamışlardır (aktaran Erenci, 2011, s. 2). Meriç’in söz ettiği devrimlerden ödün verme süreci dönemsel bir kırılma ve bireysel bir sorgulamaya kapı açar. Artık cumhuriyetin bireyleri yetiştikleri tektipleştirici kültürü sorgulamaya ve yer yer ona başkaldırmaya başlarlar. Meriç bu kırılmayı öykülerine taşıyan yazarlardan biri, öykülerindeki karakterlerse onu bizzat yaşayan bir yazarın gözlemlerinin ürünleridir. Toplumsal bir kırılmayı ve onu deneyimleyen kadınların yabancı oldukları yeni deneyimlerini edebiyata taşımak yeni yazınsal arayış ve deneyleri de beraberinde getirir. Yıldız Ecevit (2001), “Modernist yazarı deneysel biçimciliğe iten 4 ana nedenlerden biri; yazarın nasıl biçimlendireceğini/kurgulayacağını tam olarak kestiremediği soyut bir iç dünyanın/bilincin/bilinçaltının, kurgunun odağına gelip yerleşmesidir” diyerek modern tekniklere duyulan ihtiyacın altındaki nedeni özetler (s. 42-43). Nezihe Meriç metinleri de işte bu yeni ve farklı anlam dünyasının ve bu dünyayı metne taşıma arayışının ürünleridir. Toplumsal kırılmaya bireyin gözünden bakmak demek onun ruhuna yönelmek, psikolojisini ve çelişkili iç dünyasını aktarmak demektir. Bu da yeni yazınsal teknikleri beraberinde getirir. Meriç, öykülerinde bilinç akışı, iç monolog, zamanda ileri ve geri gidiş gibi anlatı tekniklerini sıkça kullanarak modern bireyi metinlerine taşımanın yollarını arar. Öyle ki kimi zaman hiç aksiyona geçmeyen, öykü boyunca öylece duran karakterler üzerine kurulu öyküler görürüz. Asım Bezirci’nin (1999) bir kusur olarak dile getirdiği “[h]ikayelerde eylemden çok konuşmayla, olaydan çok tasvirle, hareketten çok çözümlemeyle, fiilden çok sıfatla karşılaşıyoruz” tespiti aslında kusurdan çok bu yeni tekniklerle ilgilidir (s. 82). Franco Moretti’ye (2004) göre modern birey çok fazla sayıda uyarıma maruz kalır ve bunların tümünü aktarabilecek bir teknik olarak bilinç akışı ortaya çıkar (s. 194). Nezihe Meriç’in öykü dünyasındaki bireylerin modernleşen genç bir ülkenin fertleri olduklarını da düşününce uygulanan bu tip tekniklerin kusurdan ziyade yeni anlam dünyasını yansıtmak için yöntem arayışı olduğu görülür. Karakterler arası iletişim, eylem ve diyaloglar aracılığıyla sağlanmaz. Anlatısal odak tek karakterde kalır, diğer karakter yalnızca onun düşünceleri üzerinden okura aktarılır. Bahsi geçen toplumsal kırılmayı farklı şekillerle deneyimleyip farklı tepkiler veren kişiler, kimi zaman ironik bir anlatımla alaya alınırken bazen de olduğu gibi anlatılır. Tüm bu tekniklerin ortak noktasıysa yeni bir insan tipini ve onun deneyimini okura en iyi şekilde anlatacak anlatı evrenini 5 inşa etme arayışıdır. Bu arayış, yerleşik edebi konvansiyonlara karşı bir başkaldırıdır aynı zamanda. Modern yazınsal tekniklerle sunulan bu evrene bakış ise hep kadın gözündendir. Dönemin şartlarının ortaya çıkardığı yeni insan tipinin öykülerdeki temsilcileri büyük çoğunlukla kadınlardır. Zira kentli kadının içinde sıkışıp kaldığı bulanık atmosfer, kadının hayatını daha da bulandırmaktadır. Bir yandan batının yaşam tarzına ve değerlerine eklemlenmeye çalışan kadın bir yandan da yeni inşa edilen ulusun annesi veya bu ulusu geliştirmekle görevli neslin bireyliği elinden alınmış bir “yoldaşıdır.” Kent hayatının getirdikleriyle yalnızlaşıp kolektif kimliğe ait olmak yerine birey olarak var olmaya doğru ilerler. Ancak bir yandan da içinden geldiği tedrisatın yontusundan ayrılıp aykırı olmamalı, örnek bir cumhuriyet kızı olarak yaşamını sürmelidir. Kadın, eril düzenin içinde var olmaya çalışır ama kendine ait bir alana sahip değildir. Meriç’in kadınları ne ev içinde ne de kamusal alanda içsel huzura erebilirler. Kent, kamusal alan, ev içi, sosyal çevre, aile vb. hepsi kadının sıkışmışlığa iten unsurlar olarak çeşitli öykülerde karşımıza çıkar. Öykülerdeki karakterler farklı sınıflardan ve hayat tarzlarından gelen farklı kadınlardır. Tek tip, aynı davranan veya bir kimliğin/grubun kalıplaşmış temsili olan kadınlar değillerdir. Hepsi farklı düşünür, yaşananlara kendilerince farklı farklı tepkiler verirler. Aralarında toplumsal normlara cesurca karşı çıkan ayrıksı kadınlar da vardır, bu düzene eklemlenip dişlinin çarklarından biri olarak yaşamını sürdürenler de. Ancak Meriç’in edebi hayatının sonraki dönemlerinde dişlinin çarkları denilebilecek kadınların sayısı azalır, anlatı teknikleri karmaşıklaşır, düzene karşı duran kadın karakterlerin sayısı artar, üzerinde durulan konular aykırılaşır. Bu sebeple olacak ki Meriç’in ilk dönem öykülerinin hem öykü teknikleri hem de kadın karakterlerin tutumları açısından daha çekimser, düzene eklemlenen bir nitelik 6 taşıdıkları görüşü daha Seçilmiş Hikâyeler dergisindeki özel sayıdan başlayarak yaygın olarak savunulagelmiştir. Kabuğunu Kıran Hikâye adlı kitabında Jale Özata Dirlikyapan, diğer bütün söylemlerin ortaklaştığı yorumu sürdürerek Meriç’in, özellikle Bozbulanık’taki öykülerinin geleneksel anlayıştaki kadın imgesiyle çatışmadığını, buradaki kadın karakterlerin bu imgeyi “sarsma” cesaretini gösteremediklerini vurgular. Hatta ona göre başkaldırıyı anlatmak şöyle dursun “özgün dokunuşlarla bu imgeyi “pekiştiren” öykülerdir bunlar” (Özata Dirlikyapan, 2019, s. 94). Kadınların geleneksel olarak kadınlara atfedilen rol ve işlerle iç huzur bulmalarını gerekçe göstererek bu sonuca varan yazarın bu argümanı dikkate değer olsa da hemen sonrasındaki Bozbulanık’ın, barındırdığı huzursuz, kendisini ve çevresini sürekli sorgulayan kadın karakterleriyle, kadına yüklenen toplumsal rolleri bütünüyle olumlayan bir duruş sergilediği de söylenemez” ifadeleri kafa karıştırıcıdır (s. 94). Zira başkaldırmak veya kaldırmamak, tepki vermek veya eklemlenmek arasındaki sınırlar muğlaktır. Bu okumaya göre kadına atfedilen rolleri ve işleri yaparken mutlu olabilmek eril düzenin dayattığı kadın imgesini pekiştirmekken bu rol ve işlerin içinde huzursuz olmak, onları sorgulamak bir başkaldırı değildir. Oysa Meriç öyküleri tam da bu nedenle bir başkaldırı anlatısıdır. Meriç, Bozbulanık öykü kitabı da dahil olmak üzere Topal Koşma’da da Menekşeli Bilinç’te de öykülerindeki kadın karakterlerle kadın sorunlarına değinerek onların geleneklere karşı duruşlarını sergiler. Bu öykülerdeki kadınlar yer yer çeşitli ikilikler yaşasalar da bu ikiliği kaleme almak ve onu didiklemek de aslında başkaldırının açık göstergeleridir. Yazarsal dokunuşlarsa ya bu iç karmaşasını, sorgulama halini somutlaştırır ya da sisteme tam olarak eklemlenip onu sorgulamaya hiç yeltenmeyen kadınlarla ataerkil düzenin savunucusu erkeklere ironik tonla, eleştirel biçimde yaklaşır. Aslında 7 kadınlara çizilen sınırların, toplumun taleplerinin onları ittiği sıkışmışlık anlatılarak bu durum sorgulanır. Yani ortada çok katmanlı bir başkaldırı söz konusudur. Asım Bezirci (1999) de Nezihe Meriç Monografisi’nde “ikinci kitabında sormaya, aramaya, öğrenmeye, sonra da başkaldırmaya doğru gidiyor. Toplumla, toplumun bozuk düzeniyle (daha doğrusu, töreleriyle, yıpranmış değer yargılarıyla) çatışmaya giriyor” eleştirisiyle Özata Dirlikyapan’la taban tabana örtüşen bir yorum yapar (s. 92). Kitabının ilerleyen sayfalarında Bozbulanık kitabında yer alan “Özsuyu” öyküsü hakkında yaptığı “‘Özsuyu” hikayesinin kahramanı belirli bir çevreyi etkilemiş, bir sokağın biçimini ve ruhunu değiştirmiştir. Gelgelelim, yetersiz bir görüştür bu, çünkü toplumsal sorunlar kitlesel edimlerle değil, ancak sağlam bir sisteme ve örgüte dayanan toplumsal dönüşümlerle çözülebilir” yorumuyla kadınların gerçekleştirmeye çalıştıkları direnişi, başkaldırıyı ve çabayı yetersiz bulur ve bunun için bir alternatif önerir (s. 86). Bezirci, söz konusu öyküdeki ortalama ev kadını tiplemesinden ziyade bir feminist veya sosyalist önder görmek istemektedir adeta. Fethi Naci (2002) ise Meriç’in kadınlarının “günlük yaşamında sıradan bir ev kadını olmayı kabullenen, ‘evi’ne başkaldıramayan,” kadınlar olduklarını söyler ve “bu kadınlarla toplumsal çalkantıları dile getirebilmek olanaksız” iddiasında bulunur (s. 28). Fethi Naci’ye çok benzer bir yorumda bulunan Tahir Alangu (1965) Menekşeli Bilinç’teki öyküleri “[s]eslerin, renklerin, anıların, kısa konuşmaların karmakarışık yapısı, insanı olmayan, insandan iyice yoksun, sürekli bir “bunaltı”yı anlatan hikayeler” olarak tanımlar (aktaran Önder, 2006, s. 197). Oysa Meriç, iki eleştirmenin söylediğinin aksine tam da sıradan kadının yaşadığı baskıları, arada kalmışlığı, ikilemleri, “bunaltıyı” yani tam da o toplumsal çalkantıların ortasında kendini bulmaya çalışan kadının toplumsal gerçekliğini dile getirir. 8 Nezihe Meriç öykülerine odaklanan bir başka çalışmaysa Ayhan Bulut’un (2004) “Nezihe Meriç’in Hayatı, Sanatı Eserleri” başlıklı yüksek lisans tezidir. Bulut, öykülerde yaygın olduğunu düşündüğü temaları ayrı başlıklar altında inceler. Bu başlıklardan biri de başkaldırıdır. Bulut, birçok eleştirmenin aksine bazı ilk dönem öykülerini de bu başlık altında incelerken Menekşeli Bilinç öncesindekileri “pasif, edilgen ve içe dönük tepkiler” olarak tanımlayıp “başkaldırı görünümü vermezler” der (Bulut, 2004, s. 64). Aslında Bulut’un analizi bir devamlılık okumasına dair ipuçları içerse de nihayetinde yine Meriç öykücülüğünde dönemsel bir kırılma ve başkaldıranlar/ başkaldırmayanlar ikiliği iddiasıyla sonuçlanır. Söz konusu tezde her ne kadar başkaldırı için bir tanım yapılmış olsa da başkaldırı kavramının sınırları belirli değildir. Bu açıdan başkaldırı kavramıyla tam olarak ne kastedildiğiyse yapılan diğer yorumlarda olduğu gibi yine açık değildir. Lerzan Gültekin (2012) de “Nezihe Meriç’in İlk Dönem Öykülerinde Kadın Bakış Açısı” başlıklı makalesinde ilk dönem öyküleri için şunları söyler: “[b]u öyküler, kadının 50’li yıllarda bilinçsizce de olsa kendi sınırları içinde birey olabilme çabası içinde olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ancak Menekşeli Bilinç’teki öykülerdeki kadının bu arayışının bir adım daha öteye giderek bir başkaldırıya dönüştüğü (…) anlatılır” (Gültekin, 2012, s. 68). Göründüğü üzere Gültekin de benzer bir ayrıma giderek Menekşeli Bilinç öncesi öyküleri bir birey olabilme çabası ve arayışı olarak tanımlarken sonrasını başkaldırı olarak niteler. Ancak bireyselliğe izin vermeyen bir kültürel ortamın yeni kırıldığı yıllarda kadının birey olarak kendini inşa etme çabasının ve bu uğurdaki arayışının neden bir başkaldırı sayılmadığı yine belirsizdir. Tüm bu benzer eleştirilerin yanında Meriç’in edebiyatının kadın yazını açısından önemine değinen çalışmalar da vardır. Duygu Çayırcıoğlu (2022), 1960- 9 1980 yılları arasındaki feminist edebiyatı incelediği Kadınca Bilmeyişlerin Sonu adlı çalışmasına Nezihe Meriç’in Korsan Çıkmazı romanını da dahil eder. Çayırcıoğlu’na göre Meriç, “-kendilerine feminist desinler ya da demesinler- feminist hissiyat, ruhiyat ve fikriyatın temelinin oluşturulmasına katkı sunan edebiyatçılar” arasındadır (s. 12). Çayırcıoğlu’nun Meriç’i Türkçe feminist edebiyat içindeki konumlandırışına benzer bir tespiti Beyhan Uygun Aytemiz de yapar. Aytemiz, Meriç’in kadının ataerkil toplum içindeki yerini ve kadın bedeni üzerindeki denetimi sorguladığını söyleyerek Meriç’i modern feminist edebiyatın başlangıcına yerleştirir (s. 732). Fakat Meriç’in modern feminist edebiyatın başlangıcına yerleştirilip bir öncü olarak değerlendirilmesi Meriç öykülerindeki toplumsal cinsiyete dair bazı önemli noktaların es geçilmesine neden olabilir. Örneğin; Jale Özata Dirlikyapan (2008) Nezihe Meriç’in dönemin erkek eleştirmenleri tarafından beğenilip Leylâ Erbil’in eleştirilmesinin sebebinin Leylâ Erbil’in radikalliği, Nezihe Meriç’in uzlaşmacılığı olduğunu söyler (s. 362). Olcay Akyıldız (2023) ise Meriç’in Leyla Erbil gibi yazarlara nazaran geleneksel toplumsal cinsiyet rolleriyle daha uzlaşmacı bir öykü anlayışında olduğu tespiti doğru dahi olsa Meriç’in daha erken bir dönemde yazdığını hatırlatır ve dönemine göre sesinin oldukça yüksek olduğuna dikkat çeker. Akyıldız’a göre Meriç’in eril düzenle uzlaşan bir tavırda olduğunu iddia etmek, kadının toplumun baskı ve beklentileri sonucu arzularından vazgeçişini anlatarak yaptığı düzen eleştirisini görmezden gelmektir (s. 172-173). Akyıldız ve Çayırdıoğlu’nun son dönemde yaptıkları isabetli tespitlere rağmen Nezihe Meriç öykülerine dair birçok eleştirmenlerin ortaklaştığı pasiflik ve yetersizlik tespitleri aslında çoğunlukla kullandıkları başkaldırı eyleminin sınırlı tanımından ya da tanımlanmamasından kaynaklanır. Yer yer eril tahakkümü sorgulayışlarıyla takdir edilen kadın karakterler nedense başkaldırmayanlar olarak 10 görülür. Aslında tüm bu yorumların aksine başkaldıran, eyleme geçen kadınların bulunduğu söylenen ve daha cesur kabul edilen ikinci dönem eserleriyle ilk dönem eserleri arasında bir ayrım, bir ikilik değil aksine bir devamlılık, hatta yer yer ortaklık vardır. Menekşeli Bilinç’ten itibaren yazılan öykülerde açıkça eyleme geçen daha bilinçli kadınlar daha çok yer alsalar da bu karakterlerin temelleri ilk dönem öykülerinde bir iç çatışma ve sorgulama haliyle atılır ki bu da edebi bir başkaldırıdır. Ancak bu genellikle bir devamlılık, dozu artırarak sürekli sorgulama hali olarak değil de bir anda başkaldırmaya başlama olarak açıklanmış ve Meriç’in yazınında bir kırılma olarak yorumlanmıştır. Bu kırılma ve yarattığı ikilik dile getirilirken başkaldırı kavramının kullanılmasının belki de en büyük sebebi “Menekşeli Bilinç” öyküsünde geçen “başkaldırmazsam ölürüm” (Meriç, 2018, s. 223) ifadesidir. Başkaldırı kelimesi “Menekşeli Bilinç” öyküsü dışında da kullanılmıştır. Bozbulanık kitabında “Dünya Teknik Arıza” adlı öyküde Nermin karakterinden bahsedilirken “önceleri başkaldırmıştı” ifadesi kullanılır (Meriç, 2018, s. 15). Buna ek olarak yine aynı öykü kitabının “Narin” adlı öyküsünde kadın karakter “baş kaldırmadan için için ağlamayı ondan öğrendim” şeklinde bir cümle kurar (s. 67). Meriç, ilk dönem öykülerinde başkaldırı kelimesini sıkça kullanmasının yanında röportajlarında da aynı ifadeden yararlanır. Öykülerindeki kadınların “yozlaşmaya başkaldıran” kadınlar olduklarını, modern kadının “başkaldırmayı öğrendi[ğini]” söyler (Şahin, 2020, s. 59-171). Fakat öykülerin veya Meriç öykücülüğünün analizini yaparken kullanılan bu kavramdan tam olarak ne kastedildiği daha önce de gösterildiği üzere çoğu zaman belirsiz kalmıştır. Başkaldırı bir tür eyleme geçme hali midir veya bir bilinç anı mıdır? İnsan ne zaman başkaldırmış olur, ne zaman olmaz? Başkaldırmış olmak için değişim talep etmek, bunun için çabalamak veya başarmak şart mıdır? İçsel sorgulamalar 11 başkaldırıya dahil midir? Yoksa bilinçli ve örgütlü mü olunmalıdır? Şimdiye kadar Meriç öyküsü üzerine yapılan eleştirilere bakıldığında bu sorulara tutarlı cevaplar verilemediği açıktır. Bunun önüne geçmek için önce başkaldırı kavramını tartışmak gerekir. 1.1 Başkaldırı kavramı ve Julia Kristeva: Feminist kuramcı, dilbilimci ve psikanalist Julia Kristeva, Revolution in Poetic Language (1984) adlı çalışmasında Freud’un psikanalizinden hareketle yeni bir dil teorisi geliştirir. Edebi dili bir imleme/gösterme pratiği (signifying practice), yazarıysa bir konuşan özne (speaking subject) olarak kabul eden Kristeva, yazarın bir kurallar bütünü olan dil aracılığıyla üretim yaptığını ama kendi iç dünyasını ve içinde bulunduğu tarihsel, sosyal düzlemi de ister istemez aktardığını öne sürer. Yani “yazan özne, yazarın bilincinin ve bilinç dışının bir birleşimidir” (s. 8). Edebi üretimse dilin sınırlarını zorlayan, tüm imkânlarını keşfeden ve bu sayede de özneyi tüm dilsel, bilişsel ve sosyal bağlardan ayırıp özgürleştiren bir edimdir (s. 3). Edebiyat üretimine dair bu görüşlerini avangart edebiyat eserleri üzerinde pratiğe döken Kristeva, yeni edebi teknikler ve konularla edebi dilin, dolayısıyla da edebi normların sınırlarını zorlayan öncü yazarların aslında devrimci bir tutum sergilediklerini öne sürer. Başka bir deyişle yeni edebi teknikler, temalar ve dilin esnek kullanımıyla yenilikçi yazarlar hem edebi açıdan bir başkaldırı sergiler hem de toplumsal alana etki ederler. Daha sonraki çalışmalarında yalnız dilsel değil toplumsal alanda başkaldırının nasıl vuku bulduğunu da inceleyen Kristeva, The Sense and Non-sense of Revolt (1996) ve Revolt, She Said (2002) kitaplarında başkaldırı (revolt) kavramının politik bir hareket olan devrim (revolution) kavramıyla karıştırılsa da aslında farklı anlama 12 geldiğini iddia eder ve bu iddia üzerinden bir başkaldırı tanımlamasına gider. Ona göre içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde güç ve iktidar kavramları soyutlaşmış, görünmez hale gelmiştir. Gücü elinde tutan belirli bir kişi veya yapı olmadığından başkaldırının kime karşı olacağı da belirsizdir. Bu durumda başkaldıracağı bir yer bulamayan özne dikkatini kendisine çevirir. Kendisini sorgular, kimliğini yeniden inşa eder ve içinde bulunduğu düzene yeni bir anlam dünyası inşa ederek kafa tutar. Toplumsal ve politik açmazlara karşı ancak derin bir içsel deneyimle karşılık verebilir (Kristeva, 1996). Kristeva’nın içsel başkaldırı (intimate revolt) diye kavramsallaştırdığı bu içe dönüş, bireyin ruh dünyasında (psyche) bulunabilir ve o dünyanın gerçek dünyadaki temsili de sanat ve edebiyatla mümkündür (Singh, 2017, s. 26-28). Bu anlamda modern edebiyat, Kristeva’nın başkaldırı kavramsallaştırmasının en görünür olduğu alanlardan biridir (s. 49). Bilinci yazıya yansıtan teknikler, dilsel oyunlar ve zamansal sıçramalar gibi teknikler başkaldırının edebiyat yoluyla gerçek dünyaya sirayet etmesine olanak tanır. Eski kodları ve gelenekleri yıkmanın yanında sürekli yeni anlamlara, yeni okumalara da kapı aralar. Bu da Kristeva’nın (2002) “daimi bir sorgulama ve dönüşüm” olarak yaptığı başkaldırı tanımına uyar (s. 120). Öyleyse edebiyat, hem temsilini sunduğu olay ve karakterler hem de anlatı teknikleri açısından başkaldırıya olanak veren bir alandır. Hem toplumsal sınırları aşan, hayali bir dünyadaki, sınırları aşabilen karakter ve olayların temsilidir hem de dilsel/edebi tekniklerle anlamın olanaklarını zorlar. Bu çalışmada başkaldırı kavramı bu çerçevede ele alınarak Nezihe Meriç’in ilk dönem öykülerinde nasıl bir anlatı evreni sunulduğu, bu evrenin nasıl bir yazarsal başkaldırının ürünü olduğu gösterilecektir. 13 1.2 Nezihe Meriç, kadın ve feminist eleştiri: Nezihe Meriç öykülerinin büyük kısmında başkarakter, anlatıcı veya her ikisi de kadındır. Kadınların içsel çekişmeleri, kimlik krizleri ve toplumda var olma çabaları, dönemin koşullarıyla birlikte ele alınır. Meriç kendisinin “feminizmle işi olmadığını” öykülerinde kadın kahramanların baskın oluşununsa rastlantı olduğunu söylese de metinlerdeki kadın meseleleri feminist bir okumaya elverişlidir (Şahin, 2020, 47). Toplumsal değerleri içsel olarak sorgulayan, kimlik sorunları yaşayan kadın karakterler cumhuriyetle yetişen bir kuşağın yaşadığı ikilemleri hakkında önemli izler taşırlar. Öykülerdeki modernist teknikler aracılığıyla kadınların zihinlerindeki sorgulamalar, kimlik bunalımları, varoluşsal sancılar metinselleşir. Kadına dair bu varoluşsal meselelerin yoğun olarak işlendiği Meriç öyküleri bu çalışmada feminist edebiyat eleştirisinin imkânlarından yararlanılarak değerlendirilecek, kadın olarak var olma mücadelesi Kristeva’nın başkaldırı teorisinden yararlanılarak kadın başkaldırısı olarak incelenecektir. Julia Kristeva (1981), ünlü “Kadınların Zamanı” (Women’s Time) makalesinde feminizmi dönemlere ayırarak birinci ve ikinci dalga feminist düşünceyi eleştirir. Feminizmin zamanla yeni bir sabit söyleme evrilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyleyen Kristeva, ikinci dalga feminizmin kadın kategorisini homojenize ederek bir karşı ideoloji oluşturmaya çalışmasını eleştirir. Ona göre kadınlığı tanımlamaya çalışmak başlı başına problemlidir. Sabit bir kadın tanımı yerine farklı kimliklerin, kadınlıkların oluşunu kabul etmeye çağırır. Kristeva’nın eleştirileri üçüncü dalga feminizm olarak bilinen ve farklı kadınlık deneyimlerini kesişimsel şekilde inceleyen yeni bir feminist anlayışın yolunu açar. Kristeva’nın Hélène Cixous ve Luce Irigaray gibi “kadının dilini” arayan ikinci dalga feminizme eleştirileri olsa da bu dönemdeki Simone de Beauvoir’ın “kadın doğulmaz, olunur” 14 görüşü onun ve sonrasındaki çağdaş feministlerin yadsımadığı bir motto olur. Donna Haraway (1991), farklılıklar olsa da toplumsal cinsiyete dair tüm modern görüşlerin kaynağının Simone de Beuvoir’ın yukarıda bahsedilen sözü olduğunu söyler (s. 131.) Toril Moi (2002), onun çağımızın en büyük feminist teorisyeni olduğunu iddia eder (s. 89). Benzer şekilde performativity kavramıyla toplumsal cinsiyet çalışmalarında yeni bir sayfa açan Judith Butler (1986) da çalışmalarını Beauvoir’a dayandırır. Modern feminizm üzerinde belirleyici olan ve kadın kimliğine varoluşçu- feminist bir yerden bakan Simone de Beauvoir’ın görüşleri bu çalışmanın feminist kuramsal çerçevesini oluşturmuştur. Nezihe Meriç öykülerindeki kadının varoluşuna ve kimliğine dair sorgulamaların, kadının birey olma ve toplumda var olma çabalarının varoluşçu feminizm açısından ne gibi bir okuma sunduğu tartışılmış, kadın kimliğine dair bu varoluşsal sorgulamalar Julia Kristeva’nın başkaldırı kuramıyla birlikte incelenmiştir. Kadın “olma” sürecinin Meriç öykülerindeki kadınlar için nasıl işlediği ve başlı başına nasıl bir başkaldırı olduğu, zihinsel süreçler ve sorgulamalar üzerinden tartışılmış, ayrıca Meriç’in yazınsal anlayışının kadın edebiyatı açısından nasıl bir edebi başkaldırı olduğu gösterilmiştir. 15 BÖLÜM 2 KENDİ HİKÂYESİNİ YAZAN KADINLAR Bu bölümde Nezihe Meriç’in Toplu Öyküler I (2018) kitabında toplanan Bozbulanık (1953), Topal Koşma (1956) ve Menekşeli Bilinç (1965) kitaplarından seçilen Bozbulanık’dan “Dünya Teknik Arıza”, “Boşlukta Mavi”, “Aksaray Dolmuş”, “Özsu”, “Kurumak”, “Keklik Türküsü”, Topal Koşma’dan; “Susuz VI”, “Susuz X”, “Susuz XI” ve Menekşeli Bilinç’ten “Varım Diyorum İnanmalısınız”, “Açar da Tutku Gülleri Açar” öykülerindeki kadın sorunlarının anlatısal izdüşümleri ve bu sorunların hangi anlatı stratejileriyle irdelendikleri incelenmektedir. Seçilen öykülerin ortak noktası karakterizasyon ve olay örgüsü açısından kadınların bireyselleşme ve modernleşme sürecinde yaşadıkları ikilemleri, iç dünyalarındaki sorgulamaları konu edinmeleridir. Öykülerdeki kadın karakterler “kadın birey” olmakla geleneksel toplumsal değerlere uymak arasında bocalar ve var olma savaşı verirler. Erkek egemen toplum yapısı içinde var olabilmenin, bireyselliğini inşa edebilmenin sancıları içinde bocalar ve ikilemler yaşarlar. Bu bölümde işte bu bunalım, bocalama, gidip gelme hali içindeki kadınların bireysel, varoluşsal sorunları ve bunların nasıl, hangi anlatı stratejileriyle kurgulandıkları incelenmiş, bu kadın karakterlerin deneyimleri iç dünyalarındaki sorgulamalar sayesinde öykülerin nasıl bir kadın başkaldırısı sundukları gösterilmiştir. Nezihe Meriç’in kadınların iç dünyalarını yansıtan anlatı tekniklerini kullanarak inşa ettiği ve pasif, edilgen görünen kadın karakterler aracılığıyla bile toplumsal cinsiyet kalıplarını sorunsallaştırdığı kendine has anlatı evreninin edebi bir başkaldırı aracı olduğu öne sürülmüştür. Nezihe Meriç, öykülerinde sıklıkla kadın başkahramanlar kullanır. Bu kahramanlar toplumun çeşitli kesim ve kimliklerinden olsalar da kadın olmaya dair 16 bazı ortak varoluşsal sorunlarla karşılaşırlar. Bu sorunlar karşısında çoğu zaman ezilir, sessiz kalırlar. Ancak Nezihe Meriç, her şeyden evvel toplumda geri plana atılan, kalabalıklar arasında kaybolan bu kadın karakterleri merkeze alan öyküler yaratır. Kurgusu ve kullandığı anlatı stratejileriyle kadın kahramanların bazen bocalayan, bazen kararsız, bazen de sessiz vaziyetlerini ve tüm bunların altında yatan nedenleri çarpıcı şekilde işler. Kurulan karakterler dışarıdan sessiz veya boyun eğen kadınlar olarak görünseler bile öykülerde bu kadınların zihinleri ustaca kurmacalaştırılarak deneyimlerinin giriftliği göz önüne serilir. Simone de Beauvoir’ın (2020) ünlü “kadın doğulmaz, kadın olunur” sözüyle özetlediği gibi kadının erkeğin gölgesinde kalması, toplumsal alanda geri plana düşmesi, ezilen taraf olması onun doğasının gereği değildir (s. 13). Yaşadıklarıyla ve toplumun ona atfettikleriyle şekillenir. Dolayısıyla önce sabit ve tekil bir kadın kavramı olmadığının farkına varılmalıdır. Öyleyse toplumdaki cinsiyet normlarını olduğu gibi kabul edip erkeğin doğası gereği egemen olduğu fikriyle yaşamak yerine bu kalıplar üzerine düşünüp onları sorgulamak kadın için birey olarak var olmanın ilk aşamasıdır. Beauvoir’ın öncü olduğu varoluşçu feminist kurama psikanalitik bir yerden yaklaşarak feminizmde yeni bir yol açan Julia Kristeva, kadınlığın başlı başına sorgulanması, sürekli dönüşüp değişmesi, sabit sınırlara indirgenmemesi gereken bir kavram olduğunu iddia ederek aslında Simone de Beauvoir ile bir ortaklık kurar. Feminizmi sabit bir kategoriye, din gibi bir dogmaya dönüşmekle eleştiren Kristeva (1981) sürekli sorgulamanın ve dönüşümün gerekliliğini vurgular. Bu da onun başkaldırı kavramsallaştırmasıyla doğrudan ilişkilidir. Başkaldırı kavramının devrim veya isyanla aynı gibi kabul edilse de aslında önce zihinsel bir eylem, sürekli bir sorgulama hali olduğunu öne sürer. Ona göre düzeni sorgulayıp bozuk yönleri 17 üzerine düşünmeye başlamak başkaldırmaktır. Kristeva’ya (2002) göre başkaldırmak geçmişin, normların, tabuların daimî bir yapısökümüdür. Yeni tabular ve normlar yaratmadan sürekli kendini yenileme durumudur. Başkaldırının toplumsal bir pratik olmasının yoluysa bireyin iç yolculuğundan ve derin içsel sorgulamalarından geçer. Kristeva (2017) bunu içsel başkaldırı (intimate revolt) olarak kuramsallaştırır. Ona göre edebiyat da içsel başkaldırıyı gösteren önemli bir araçtır. Bu bölümde ele alınan öykülerdeki kadın sorunları işte bu sürekli sorgulama haline dairdir. Modern anlatı teknikleri aracılığıyla yeni bir öykü yaratılarak geleneksel öykü normları kırılırken karakterlerin içsel sorgulama halleri, zihinsel süreçleri anlatıya dahil edilerek aynı zamanda edebi bir başkaldırı da sağlanır. Nezihe Meriç, dönemin normatif kadın algısını yıkıp yerine yeni bir kadın tipi inşa etmeye çalışan değil, aksine kadına dair tüm genellemelere şüpheyle bakan bir anlatı evreni kurgular. Öykülerdeki kadınların sosyal statüden, kimlikten, bulundukları kuşaktan sıyrılan, erkeğe tabi olamayan, özgür bir birey olarak var olmaya çalışmaları söz konusudur. Bu yalnızca erkek egemen sistemi değil kendi varlığını da sürekli sorgulamak, normlara tamamen eleştirel yaklaşmak, dolayısıyla Kristeva’nın kavramsallaştırmasına göre başkaldırmak demektir. Bu bağlamda, bu bölümde erkek egemen düzenin sıradanlaştırdığı, geri plana attığı kadınların bireysellikleri üzerine düşünmeleri veya bunun için mücadele etmeleri bir başkaldırı olarak kabul edilerek bu başkaldırının nasıl anlatısallaştırıldığı üzerinde durulmuştur. Söz konusu öykülerdeki içsel başkaldırının izi sürülecek ve sağladığı feminist imkanlar sorgulanmıştır. 18 2.1 Bozbulanık Meriç’in ilk kitabı olan Bozbulanık’ın ikinci öyküsü “Dünya Teknik Arıza” öyküsüdür. Öykünün kadın karakteri Nermin Hanım’ın geçmişinde yaşadığı olaylar, şimdiki zamanda yaşadığı olaylarla zihninde iç içe geçmiş bir şekilde iç hesaplaşmaları üzerinden verilir. Öykünün anlatıcısı üçüncü tekilken odak çoğunlukla Nermin ile sınırlıdır. Anlatıcı, Nermin’in zihninden geçenlere hakimken dışarıda olup biteni yalnızca Nermin kadar bilir. Bu bakış açısı öykü boyunca sürdürülmüş, karakterin zihnini merkeze almak için kasıtlı olarak seçilmiş bir anlatı stratejisidir. Karakterin düşünceleri verilirken başka hiçbir şeye yer verilmez, daha doğrusu her şeye onun zihin süzgecinden bakılması sağlanır. Böylece okur, karakterle daha rahat özdeşleşir ve olayların etkisi de artmış olur. Karakter kurulumu açısındansa Nermin Hanım birçok zorlukla baş etmeye çabalayan bir kadındır. Ortaokul bitmeden evlendirilmiş, bu yüzden iyi bir eğitim alamamış, yaşadığı evlilikte iki çocuk sahibi olmuş, orta sınıfa mensup kadınlardan biridir. Öykünün ilerleyen bölümlerinde geçen iç konuşmalarından anlaşıldığı üzere, kocası tarafından aldatılmış, bu yüzden evliliğini bitirmiş, boşandıktan sonra iki çocuğuyla birlikte annesinin yanına yerleşmiştir. Çuval dikerek zor şartlar altında geçimini sağlamaya çalışır. Nermin’in geleneksel değerler çerçevesinde yetiştirilmiş bir karakter olduğu göze çarpar. Bunun en büyük göstergesi annesidir, o da ataerkil düzenin gerektirdiği koşullar içerisinde yetişmiştir ve aslında ataerkiyi sürdüren kadınlardan biridir. Öykünün içerisinde bu durumu annesinin hınçlı sesinden çıkan “…Boyu bosu devrilsin inşallah! Gül gibi yavrumu yaktı, iki çocukla ortalarda kodu…” ifadesinden anlayabiliriz (Meriç, 2018, s. 14). Nermin’in annesi için kadın toplum içerisinde tek başına var olamaz, var olmak için erkeğin varlığına ihtiyaç duyar. Ayrıca Nermin’in kocasından boşanıp ayrı bir hayat kurması annesi tarafından 19 kızının “ortada kalması” şeklinde ifade edilir. Yani aslında annenin içerisinde bulunduğu düzen anlayışında kadın, “başında bir erkek yoksa”, tek başına ise sahipsizdir ve ortada kalmıştır. Nermin’in annesinin dışında ataerkil düzenin söylemine eklemlenen, o düzeni sürdüren diğer kişiler de öykünün sonuna doğru gördüğümüz ve Nermin Hanım’ın komşuları olduğunu anladığımız kadınlardır. Onlara göre, tıpkı Nermin Hanım’ın annesinin düşündüğü gibi, bir kadının var olması için erkeğe ihtiyacı vardır. Bu yüzden de kadınların kendi aralarında yaptıkları konuşmalardan Nermin Hanım’a yeni bir eş bulmaya çalıştıklarını öğreniriz. “Son zamanlarda, Hasan Bey diye bir herif türedi. Sözde kereste üzerine büyük tüccarmış. Nermin’e diyorlar seni Hasan Beye yapalım, Hasan Beye dönüyorlar bir türlü…” diye aralarında konuşurlar (s. 17). Ancak bunu Nermin evlenmek istediğinden ya da onlardan bunu talep ettiğinden değil, kadının tek başına var olmasının, dul kalmasının kötü bir şey olduğunu düşündüklerinden yaparlar. Onlar için kadın bir erkeğin gölgesinde var olmalıdır. Örneğin Sabire Hanım, “[y]aa Sabahatçim, erkek isterim karşımda ben. Tut kolundan, ulan sen bizim namusumuzla mı oynuyorsun, gitmeyeceksin, ayağını kırarım, de. Efendim? Ver zılgıtı. Ama şimdi herkesin karnı geniş zaten…” diyerek kadının erkeğe tabi olması gerektiği görüşünü vurgulayarak sürdürür (s. 19). Nermin’e sözde iyi niyetle eş bulmaya çalışan aynı kadınlar arkasından konuşmadan da duramazlar. Anlatıcının odağı değişir ve Nermin’in ardından konuşulanlar aktarılır. Ancak bu kısımda anlatıcı konuşulanları kesin olarak aktarmak yerine tahminde bulunmakla, ima etmekle yetinerek şu ifadeleri kullanır: “‘Zati Nermin…” Kadınların sesi birden kesildi. Kendi aralarında fısıl fısıl konuşmaya başladılar. (…) Kadınların seslerini alçaltmaları, Nermin Hanımın namusu ile ilgili olacaktı” (s. 18). Hatta sonrasında “… Vallahi günahı boyunlarına. Nermin’i Hasan Beyle kapanmış 20 bile diyorlar” diye fısıldaşıyor olabilecekleri ima edilir (s. 18). Kadının yalnız başına hayata tutunmaya çalışması ataerkil sisteme eklemlenen diğer kadınlar için de ayrıksı bir tutumdur. Bunu yadırgayıp Nermin’e kötü gözle bakarlar. Tüm bunlar olurken Nermin’in tek derdi geçimini sağlayacak parayı kazanmak ve çocuklarına bakabilmektir. “Evlenmek onun için sadece bu odadan, çuvallardan kurtulmak, çocuklarını okutup adam etmek demek olacaktı” sözleri Nermin’in yaşadığı darboğazı gösterir (s. 17). Aldatıldığını ilk öğrendiğinde içinden “[o]n altı yıl sonra, oğlan boyumca yetişmişken, evim barkım, namusum, şerefimle yaşayıp dururken. Hem de adi bir fabrika kızı yüzünden” diye geçirir (s. 15). Aslında aldatılan, mağdur edilen tarafta olmasına karşın aldatılmak onun için evini barkını, ekonomik gücünü ve namusunu kaybetmek anlamı taşır. Bu anlamda zihin yapısı geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillenmiştir. Anlatıcının Nermin Hanım ile ilgili yaptığı “[f]abrika müdürü Fikret beyefendinin refikası” ve “[e]ski defterdarlardan Münir Fuat beyefendinin kerimeleri” vurgusu aslında evlilik sürecinde de erkeğin boyunduruğunda yaşadığını, öyle tanımlandığını gösterir (s. 16). Boşanma sonrasıysa durum daha da kötüleşir, etrafındaki sınırlar daha da daralır. Ekonomik zorluklarla mücadele ederken bir yandan da çevrenin baskısına ve dedikodularına maruz kalır. Öyküde baskıcı, sürekli daralan atmosfer ve karakterin karmaşık zihni dikiş makinesinin kolunun hareketiyle eşgüdümlü ilerler. Öykünün açılış cümlesi olan “[m]akinenin kolu döndükçe, Nermin Hanımın kafası büsbütün karışıyordu” cümlesi bu hareketin devam edeceğinin habercisidir (s. 13). Nitekim Nermin, öykü boyunca zihinsel anlamda bir çıkmaza, bir döngüye girdiğinde ve yüzleştiği sorunları hatırladığında kol da döngüsel hareketini sürdürür. “Makinenin kolunu çevirdi. (…) Namus… namus…” Kol dönüyordu: “Namus… namus…” gibi 21 zihnin bulanıklaştığı, düşüncelerin derinleştiği anlarda, geçmişe dönüldüğü anlarda makinenin döngüsel hareketi de görünür kılınır (s. 16). Anlatıcı da bir yerde “[b]öyle düşüne düşüne beyni zonklamaya başlayınca durur… Bir an hiçbir şey anlamaz… Sonra, makinenin kolunu çeviri çeviriverir…” diyerek düşüncelerin iyice karmaşıklaşıp ara ara kesildiğini ancak sonra yine makineyle beraber devam ettiğini ifade eder (s. 17). Düşünceleri esnasında dışarıdan duyduğu “… Namusuyla oturana ekmek…” cümlesi onu etkiler ve bunun üzerine Nermin “[h]ep söylenen bu işte: “Namusluya ekmek yok bu dönemde. (…) Şu namus dedikleri ne ki acaba?” ifadeleriyle yine içsel bir sorgulamaya girişir (s. 16). Geçmişini düşünerek bu sözü kendine yorar. Aslında namusluya ekmek yok deyimindeki namus kavramı deyimin günlük anlamı gereği dürüstlüğü, iş ahlakını ifade etse de Nermin’in zihin dünyasındaki çağrışımı kadının namusu olur. “Namus” kavramıyla kastedilenin ne olduğu net olmasa da Nermin’in anladığının kadının namusu veya eşiyle olan ayrılığıdır. İçinden “[n]amus mamus aramıyor herifler şimdi. Namuslu oldu da ne oldu,” diye geçirip kavramı kendi deneyimine yorar (s. 16). Namusun ne olduğuna dair yaptığı bu sorgulamada, toplumun kadına dayattığı namus algısının ne kadar sorunlu/ikiyüzlü olduğunu fark etmez, hatta sürdürür. Ancak Nermin’i bu düşüncelere sürükleyen şartların anlatı dünyasındaki kurgulanışı okuru düzenin kadının önüne sürdüğü zorlukları düşünmeye iter. İşte tam da bu anlatı evreninin kurulması ve okura sunulması tezin başında belirtilen edebi başkaldırıya tekabül eder. Karakterin sıkışmışlığının gösterildiği bir anlatı evreni başlı başına önemli bir debi feminist tavır örneğidir. Öte yandan Nezihe Meriç’in kendisinin hikâyenin kurgusunda kadın başkahramana mekânsal olarak yaptığı konumlandırma önem arz etmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri göz önünde bulundurulduğu zaman mekânın da cinsiyet 22 ayrımı içerdiği görülür. Doreen Massey’e (1994) göre mekân yalnızca fiziksel boyutuyla değil içerdiği toplumsal ilişkilerle de anlam kazanır. Kamusal alanın yani, ev içi dışındaki alan, erkeğin hakimiyet alanıyken kadın daha çok özel alan olarak ifade edilen ev içine itilmiştir. Ve ev içerisinde kadına biçilen rol genel olarak ev işleri ve çocuk bakımıdır. Simone de Beauvoir ev işlerinin kadınlardan götürüsüyle ilgili “[k]adınlar ev odaklı yaşadıkları için ikinci cins haline gelmişlerdir” açıklamasını yapar (Bora, 2010, s. 22). Meriç, Beauvoir’ın alıntıdaki kadınıyla özdeşleştirebilecek bir kadın karakter kurgular. Nermin, yalnız ve ekonomik olarak güçsüz bir kadın olarak hayatta kalmaya çalışır. Öykü boyunca sürekli arka planda uğuldarcasına devam eden dedikoduların ve ekonomik güçlüklerin çektiği sınırlar onu evine hapsetmiştir. Öykü, Nermin’in başına gelenler üzerinden aslında başkaldırmanın kadın için ne kadar zor olduğunu, kadını sınırlayan soyut duvarları tüm gerçekliğiyle resmeder. Nezihe Meriç’in yine aynı kitabında “Boşlukta Mavi” adlı öyküsüyse yine mekânsal olarak sınırlanan bir diğer kadın kahramanı anlatır. “Boşlukta Mavi” “bir taşra memleketinde” oranın varlıklı kişilerinden olduğunu anladığımız Hacı Bey’in büyük konağında geçer (s. 20). Hikâyenin başkahramanı ismine öyküde ver verilmeyen ve Hacı Bey’in İstanbul’a okumaya gönderdiği yeğeni olan genç bir kadındır. Öykü, İstanbul’da öğrenciliği devam eden bu genç kadının dayısını ziyaretinde bir gün içerisinde yaşadığı olayları onun gözünden ele alır. Kadın kahramanın öykü boyunca odaklanılan zihinsel süreci onun mekanla olan ilişkisi, bu ilişkiyi sorgulaması şeklinde ilerler. Öykünün girişinde mekanla ilgili bir ferahlık söz konusudur. Kahramanımız konakta bulunan bir merdiveni bile “[b]ir taşra memleketinde, eski yapı, büyük bir zengin evinde, aşağı katın geniş taşlıklarından, yukarı katın aydınlık, büyük sofalarına çıkan bir merdiven” şeklinde tasvir eder (s. 23 20). Konak büyük olduğu kadar aydınlıktır da fakat bu geniş ve ferah mekân öykünün ilerleyen sayfalarında kahramanımızın içsel sorgulamasının ve iç sıkıntısının başlamasına sebep olur. Bunun en önemli nedeni konakta yaşayan insanların mekanla olan ilişkileri ve onun bu mekânla olan ilişkisidir. Zira Zeynep Uysal’ın (2006) söylediği gibi “mekân sadece fiziksel değil, doğası gereği varoluşla derinden ilintili bir kavramdır” (s. 276). Kadın başkarakterin varoluşsal sorgulamaları, içinde bulunduğu mekâna göre değişir. Hem öykü zamanında bulunduğu yeri hem de sürekli yaşadığı evi bir ait olma ilişkisi üzerinden düşünür, kendisini buna göre konumlandırmaya çalışır. Konaktaki tüm kadınlar öykü boyunca mekân olarak mutfakta görünürler ve Hacı Bey’in akşam düzenleyeceği şölene hazırlık yaparlar. Genç kadın, bu andan itibaren etrafına ve etrafındaki insanlara yabancılaşmaya başlar. “Şimdi ne gökyüzünün mavisinin, ne zengin bir taşra evinde duyulan hareketliliğin onu çeken yanı kalmıştı” (Meriç, 2018, s. 22). Mutfaktaki kadınlar konaktaki geleneksel kadın rollerini genel olarak kabul etmiş kadınlardır. Çünkü taşradaki toplumsal normlar şehirle karşılaştırıldığı zaman çok daha belirgin ve keskindir. Kente modernleşmeyle birlikte kadına iş alanı, ekonomik gücünü ele alma fırsatı doğmuşken taşradaki kadın bu şartlardan mahrum kalır. Bu açıdan kentteki kadınla karşılaştırıldığı zaman ev içi emeği çok daha fazla sömürülür. Bir noktada taşradaki kadın bu normlara çok daha fazla mecbur bırakılır, kendine ev dışında bir alan açma fırsatı edinemez. Mutfaktaki kadınlar da ana kahramanımızla aralarında bulunan farkın da şehirli ve taşralı ayrımından kaynaklandığını düşünürler, bunu da “[y]aa kız, sizin şeherde böyle cefalar yok. Siz heriflere iki fingirdediniz miydi, yarım dilim ekmekle iki yumurtaya şükür derler. Bak bizim halımıza” şeklinde dile getirirler (s. 22-23). Bu kadınlar, toplumdaki kadın rollerini cefa olarak görseler ve hallerinden memnun olmayıp 24 eleştirseler de bu rolleri kabul etmiş, kabul etmek zorunda bırakılmış kadınlardır. Bu açıdan eleştiri aşaması sorgulamaya evrilmediği için başkaldırı eyleminde bulundukları söylenemez. Bulunabilecekleri bir ortamları da yoktur zaten. Yine bunun gözler önüne serilmesi taşradaki kadının elinin kolunun nasıl bağlı olduğunun daha iyi anlaşılmasını sağlar. Ve erkek egemen sistemin temsilcisi olan Hacı Bey’den çekindiklerini karısının “[a]kşama görürler Hacı Osman’ın burnunu” şeklindeki ifadesinden anlarız (s. 22). Kadınların ev içi konumları da erkek egemen kültürün etkisiyle şekillenmiştir ve bu ayrım net bir şekilde gözükmektedir. Bunu Hacı Bey’in karısının akşamki şölen için “[e]rkekler bahçede içecekler. Karıları yukarı sofada iki sofra yaparız” sözlerinden çıkarılabilir (s. 22). Öyküde, ataerkinin karşısında duran ve bu durumu sorgulayan kişi başta da altı çizildiği gibi başkahramandır. Açıkça sesini yükseltip dayısının karşısına çıkmasa ya da kadınlara düşüncelerini açık açık ifade etmese de her şeyin erkeğe ait olduğu bu ortamda var olmak onun için katlanılmazdır. Bunu genç kadının “Hacı Beyin evi, Hacı Beyin bağı, Hacı Beyin atları (…) Hacı Beyin karıları, kızları, gelinleri” cümlelerinden net bir şekilde görürüz (s. 22). Mekandaki her şeyin, kadınların bile, dayısı Hacı Bey’in olması genç kadını rahatsız eder ve bu durumu sorgulamaya başlar. Sorgulamanın başladığı noktadan öykü sonuna kadar ana kahramanımızın başkaldırısına tanık oluruz. Söz konusu sorgulamanın başlangıcından sonra genç kadının mutfaktan ayrılması başkaldırının ikinci adımıdır fakat ortamdan ayrılması sorgulamanın bitmesine sebep olmaz. Tam tersine içsel sorgulaması şiddetlenir. “Hepsi, sedirleri, işlemeli minderleri, kafesleri konsolları, sürahileri, gergince serilmiş kilimleri, ceviz sandıklarıyla, dayanıp döşenmiş, büyük, aydınlık, rahat odalardı… (…) Hiçbirini sevmiyordu. Bunlar onun değildi” satırlarıyla anlatıcı, kadının yaşadığı 25 yabancılaşmayı açıkça ortaya koyar (s. 24). Her ne kadar kökeni taşrada olsa da “kente göre ayarlanmış” olan genç kadın, eşya, insan, hayvan her şeyin bir erkeğe ait olduğu bu ortamda modern ve kentli bir kadın olarak var olamaz (s. 25). Mutfaktan çıktıktan sonra rahatlamak için kendisine ayrılan odaya gider. Ancak bu oda da yalnızca onun için bir yatak açılan, yine ona ait olmayan bir odadır. Geniş ve ferah olmasına rağmen bu odada da rahatlayamayıp kente, kentteki odasına gitmek ister. Anlaşıldığı üzere kentte kendine ait bir evi yoktur, bir odada, muhtemelen kiralık, yaşar. Odası şöyle tasvir edilir: “Daracık -üç metrekare- odası olduğu gibi gözünün önünde duruyordu. (…) Tek kişilik somyası, küçük radyosu, kitapları, dergileri, elbiseleri, boncukları, basma perdeleri, gece lambası onu dört bir yandan tutar, onu severlerdi. (…) Onlar eşyadan başka bir şey; çocuk, sevgili, ana baba, kardeş olmuşlardı” (s. 26). Odanın çok küçük ve basık oluşu sık sık vurgulanır. Odanın ve eşyaların Hacı Bey’in evindekilerle karşılaştırması yapılarak dayısının evindeki odanın geniş ve ferah oluşuna sık sık dikkat çekilir. Bu karşılaştırma, taşra ve şehir karşıtlığını darlık genişlik üzerinden vermek için öykü boyunca devam eder. Taşradaki evlerin genişliği, eşyaların büyüklüğü, öğünlerin zenginliği, çevrenin ferahlığı sık sık tekrarlanır. Buna karşın şehir hayatı darlıkla özdeşleştirilir. Yaşadığı yer ev değil basık bir odadır. Eşyalar küçük, yiyecek paketleri ufaktır. Kadın, taşrada bunalıp dönmek, kendi odasında olmak, dar ve boğucu da olsa “kendine ait odasında” bulunmak ister. Zira konak ve içindeki her şey Hacı Bey’e tabidir. Taşra, modern bir kadının var olamayacağı, birey olmanın imkânsız olduğu bir yerdir. Fakat şehre dair hatırladıklarından, oradaki zorlukları anımsadıktan sonra gitme isteği tekrar kaybolur. Öyküdeki karamsar hava ve karakterin varoluş sancıları bu darlık genişlik konusuyla iç içe geçmiştir. Arada kalmış haliyle hem taşradaki hem şehirdeki hayatı sorgular. 26 İşte yaşadığı bir dizi olay sonrası tüm bunları sorgulayan ana karakter sonunda büyük bir iç çatışmasıyla karşılaşır. Arada kalıp seçim yapmakta zorlanması iki seçenekte de yaşamın zor olduğunu idrak ettiğinin göstergesidir. Yani belli bir bilinç seviyesine erişmiş, kadın bireyin yaşadıklarının az çok farkına varmıştır. Karakter dayısına karşı çıkıp rest çekmek, köydeki kadınları eleştirmek gibi dönemine göre radikal sayılabilecek eylemlere girişmez. Aynı şekilde şehirdeki hayatından da yoksul yaşantısına dair birkaç iz dışında bahsedilmez, yani açıkça bir mücadeleye girip yaşadığı zorluklara karşı ses çıkardığına dair bir ima yoktur. Ancak yaşadığı ikilem ve sorgulama hali tüm bunların farkında olduğunu, ataerkil düzenin kıskacında var olma çabası içinde olduğunu gösterir. Tüm bunları içine sindirerek yaşantısına devam etmek yerine sorgulaması, hatta sadece huzursuz hissetmesi bile öykünün kurgusu ve gösterdikleri açısından önemlidir. Bozbulanık kitabının diğer bir öyküsü olan “Aksaray Dolmuş”ta bir kadının arkadaşı Seyhan’a gitmek için bindiği taksi-dolmuşta yaşadıkları anlatılır. Kadın karakter, dolmuşa bindiği andan itibaren etrafı ve etrafındaki insanları gözlemlemeye başlar. Öykü genel olarak bu gözlemler ile kadın karakterin birlikte seyahat ettiği kişiler hakkındaki betimlemeleri, dolmuştaki kişilerin birbirleriyle yaptıkları konuşmalara kulak misafiri olması ve kulak misafiri olduğu konuşmalara kendi kendine yorumlar yapmasıyla ilerler. Kadın karakter ilk olarak bulunduğu yeri, Eminönü meydanını, içinde bulunduğu durumu anlatır. Yerine oturduktan sonra gözlemlerine devam ederek odağına dolmuş şoförünü alır ve onu tasvir eder: “Birden şoförü merak ettim. Eğilip baktım: Orta boylu, yanık tenli, kıvırcık saçlı genç bir adamdı. (…) Kendi kendime: “Bak bu olmaz” dedim. “Şoför dediğin şöyle külhani olmalı. Şu kravatını çıkarıp yakasını açması gerek’” (s. 28). Kadın karakterin başkaldırısını ilk olarak dolmuş 27 şoförüne olan bu bakışı üzerinden görürüz. Bu alenen açık, sert bir şekilde bir başkaldırı değildir fakat erkek egemen toplumun bir üyesi olan dolmuş şoförüne tavrını ona olan bakışlarıyla ifade eder. Onunla göz göze gelmekten korkmaz, hatta göz göze gelseler de gözlerini kaçırmaz. Bunu “[b]enim dikkatli dikkatli baktığımı görünce: “Şimdi gidiyoruz küçük hanım” diye seslendi” kısmından anlarız (s. 28). Alıntıda da görüldüğü gibi bu sıradan bir bakış değil, aksine “dikkatli” hatta gözünü dikerek, meydan okurcasına bir bakıştır. Burada akademisyen ve yönetmen Laura Mulvey’nin (1997) Freud ve Lacan’ın teorilerinden yararlanarak yaptığı yorum önemlidir. Mulvey, bakma eyleminin toplumsal cinsiyetle ilişkili olduğunu, genellikle pasif dişiye atfedilen bakılma/görülme durumunun bakanda bir haz uyandırdığını hatırlatır. Ona göre modern sinema bu durumu sonuna kadar kullanır ve kadını temaşa edilen, erotik bir figür olarak sunar. Bu durumda tahayyül edilen izleyici göz de erkektir. Yani bir anlatı olarak sinema genellikle eril gözden aktarılan, bu eril gözde haz uyandırmak için de kadını kullanan bir anlatı türüdür (Mulvey, 1997, s. 40). Mulvey’nin sinema üzerinden açıkladığı bu durum, son derece sinematografik ilerleyen “Aksaray Dolmuş” öyküsünde karmaşık bir hale bürünür. Ana karakter adeta bir kamera gibi dolmuşun içini süzer, tek tek her figüre odaklanır. Hepsi üzerine yorumlar yapar, hepsinin kişisel hayatına dair çıkarımlarda bulunur. Bakışın kadın ana karakterin gözünden olması önemlidir. Dolmuş, veya toplu taşıma, Türkiye özelinde genellikle kadınların kendini rahatsız hissettiği, erkeklere karşı kendilerini “korumaya alma” ihtiyacı hissettikleri bir kamusal ortamdır. Aslıcan Kalfa, Bilge Sevim Aytekin ve Zeynep Özge Dinç (2017), “[k]ent içi ulaşımın niteliği[nin], kadınların kentteki hareketliliğinin imkan ve sınırlılıklarını belirleyen en önemli etmenlerden biri” olduğunu söyleyip “kent içi ulaşım[ın] sermayenin ve buna koşut olarak erkeklerin gereksinmelerine yanıt verecek şekilde 28 planlan”[dığını] belirtirler (s. 217-218). Erkeklerin gereksinimlerine yanıt verecek şekilde yani erkeğe göre şekillendirilmiş ve konumlandırılmış bu mekânlar, sadece Türkiye’de de değil, her yerde güvenliğe ilişkin sorunlar barındırır. “Nitekim yapılan bir araştırmaya göre kadınların ulaşımla ilgili en çok şikâyet ettikleri sorunlar güvenlikle ilgilidir, bu yüzden kentin belli yerlerine erişimi engellenen kadınlar güvenlik önlemlerinin iyileştirilmesini talep etmişlerdir” (s. 226). Oturuş şeklinden bakışlara varıncaya kadar erkek tacizi had safhadadır. İşte bu tekinsiz ortamda öyküdeki anlatıcının bakar konumda olması başlı başına güçlü bir duruş olarak görülebilir. Bunun yanında, bakışının hedefindeki ilk kişi “orta boylu, yanık tenli, kıvırcık saçlı genç bir adam” olan dolmuş şoförüdür (Meriç, 2018, s. 28). “Spor ceketinin yakasında bir rozet, boynunda çiçekli falanlı bir kravat” oluşu anlatıcının dikkatini çeker (s. 28). Şoförün “külhani” olması gerektiğini söyleyip aklındaki “erkek” şoför figürüne uymamasını ironik biçimde eleştirir. Öyküde anlatıcı kadın; bakılan, görülen, haz uyandıran konumunda değil aksine bakan, eyleyen, haz almak için bakan aktif konumdadır. Dolmuşçu bu dikkatli bakışlara kayıtsız kalmayıp “Şimdi gidiyoruz küçük hanım” diye seslenir (s. 28). Küçümseyici ifadesinden anlaşılacağı üzere erkek figür de tamamen pasif bir konumda değildir. Ancak Mulvey’nin (1997) bahsettiği bakma ve haz alma durumu düşünüldüğünde geleneksel kadın erkek veya aktif pasif rolleri ters yüz edilir. Anlatıcının dikkatli bakışlarından nasibini alan bir diğer erkekse dolmuşçunun yanında oturan “yakışıklı” adamdır. Adam, anlatıcıyı aynadan görebilecek şekilde oturur, anlatıcıysa daha sonra adamı arkadaşına nasıl tarif edeceğinin şimdiden kurmaya başlar. “Seyhan, işte adam! Görmeliydin. Aslında gömleğinin yakası çok fazla temizdi, sonra çok sıkı tıraş olmuştu ama yine de derbeder, sevimli bir hali vardı. Yan yan bakışını bir görseydin…” ifadelerine 29 bakılırsa anlatıcı adamı uzun uzun, dikkatle süzer, gömleğinin yakasına kadar inceleyerek beğenir (s. 28). Aklındaki erkek figürüne yakıştıramadığı dolmuşçudan sonra ondan “işte adam” diye bahseder (s. 28). Yani yine bakan konumdadır ve bu kez bundan haz da duyar. Anlatıcının giyim kuşamı, fiziksel özellikleri hiç bilinmezken beğendiği, “bakılan” adam ayrıntılarıyla betimlenir. Yani öyküdeki haz imgesi, bakılan kişi erkeklerdir, bakansa kadın anlatıcının gözüdür. Fakat genç adam şoförden farklı olarak kadının bakışlarına karşılık verir, sık sık anlatıcı kadına bakar. Ama anlatıcı bakışı yalnızca üzerinde hissetmez, ortada yine karşılıklı bir bakışma vardır. Defalarca göz göze geldiklerini söyler. Sonrasındaysa “inadına” pencereden bakar. Yani anlatıcı karşısındaki eril göze boyun eğmek yerine onunla inatlaşmayı, onun bakışıyla mücadele etmeyi seçer. Bu ataerkinin kadın üzerindeki baskısına karşı çıkma halidir. Şoför kadının ona baktığını fark eder ama kadın gözlerini çevirmez, eğmez ve onu süzmeye devam eder. Şoförün verdiği “küçük hanım” cevabıyla da dalga geçerek iç sesiyle de olsa küçümser: “İçimden: “Aman ne küçük hanım” diye güldüm” (s. 28). Şoförle yaşanan durum, benzer bir şekilde dolmuştaki bir diğer adamla da yaşanır. Kadın karakter ona da gözünü diker ve onu tüm ayrıntısıyla süzmeye başlar. “[Ş]oförün yanına da, kocaman bir avukat çantasıyla yakışıklı bir adam. Adamla bir an göz göze geldik,” şeklinde ifade eder (s. 28). Şoförle yaşanan durum tekrarlanır ve burada da kadın karakter göz göze geldikten sonra ona bakmayı sürdürür. Hatta adamın ona bakmayı sürdürebilmek için oturuşunu ona göre ayarladığını “[a]rkasına rahatça dayanacağına beni görecek şekilde yan oturdu” diyerek dile getirir (s. 28). Öykünün devamında anlatıcı aynı adamla bir iki kez daha göz göze gelir. Hatta adamın ona “hafif gülümsüyormuş gibi” baktığını iddia eder ve meydan okuyan tavrını buraya da ortaya koyarak içinden “[s]erseme bak dedim, kendini ne sanıyorsun acaba” der (s. 30 29). İki örnekte de görüldüğü gibi kadın karakter ataerkinin temsilcisi olan erkeklerle göz göze gelmekten asla kaçınmaz, gözlerini çevirmez hatta aksine onlara bilerek bakmaya devam eder. Öykünün ilerleyen kısmında anlatıcının dikkatini birbiriyle sohbet eden iki kadın çeker. Bu iki kadın Meriç’in daha önceki öykülerinde de karşılaştığımız toplumda kadına atfedilen cinsiyet rollerini sürdüren kadınlardandır. Ve adı Leyla olan başka bir kadın üzerinden bir kadının toplumdaki yerinin, rollerinin sınırlarını belirleyen bir konuşma yaparlar. Leyla’yı annesinin yaşadığı bir olay üzerinden yargılayarak onu da “kötü kadın” ilan ederler: “Diyeceğim şu ki, yani anasına çekmiş. İyi kız, hoş kız, okumuş kız, lakin biraz hoppaca işte! Anası da öyleydi. Hala da öyledir” (s. 31). Annesi de Leyla da ataerkinin gerektirdiği şekilde davranmazlar. Bu yüzden gelenekseli sürdüren kadınlar, Leyla ve annesi gibi kadınları makbul kadın olarak kabul etmezler, onları “hoppaca” olarak değerlendirirler. Fakat kadınların konuşmalarından Leyla’nın sevgilisi olduğunu anladığımız Bülent’in Leyla’nın davranışlarını onayladığını ama babasının onaylamadığını öğreniriz. Kadınların “Bülent’e sorarsan o razı, ama bey eniştem, öyle satıcılarla falan şakalaşmasını, merdivenleri deli deli inip çıkmasını, avaz avaz şarkı söylemesini hiç beğenmiyor. Bülent’e açıkça, eğer o kızı alırsan, babalık hakkımı helal etmem dedi” konuşmalarından Leylâ’nın neden “makbul” kadın sınıfına alınmadığını öğreniriz (s. 31). Bülent’in Leylâ’yı olduğu gibi kabul etmesi ataerkinin iki kuşak arasında bir kırılma yaşadığının göstergesidir. Bu yüzden önemlidir. Fakat buradaki asıl önemli nokta Leylâ’nın tavrıdır. O da ana karakterimiz gibi toplumdaki diğer kadınlardan ayrılan, toplumun rollerini kabullenmeyen ve kabuğuna sığamayan kadınlardandır. 31 Öykünün bu kısmından sonra kadın anlatıcı dolmuştan iner ve kadınlardan duydukları kadarıyla Leylâ’nın hikayesini kendisi tamamlar. Zihnindeki Leylâ şu şekilde davranır: Pencereden yarı beline kadar sarkarak, avazı çıktığı kadar (…) bağıran satıcıya seslenir: “Yahu Allah aşkına bağırma!” ve ekler: “Yolunun üzerinde hiç mi çiçek yoktu birader…” (…) Leylâ, imgeleminde, küfelerin ve eşeğin boz rengiyle fasulyenin yeşili arasına bir demet gelincik koyar ve bağıra bağıra bir şarkı tutturarak aşağı iner (s. 31). Leylâ’nın tasvirine bakıldığı zaman onun şen şakrak, dışa dönük bir kız olduğu görülür. Erkeklerle konuşmakla ilgili bir çekincesi yoktur. Sokakta tanımadığı bir satıcı olsa bile ona laf atar, onunla şakalaşır. Kimseden çekinmez, apartmandan bağıra çağıra şarkılar söyleyerek çıkar. Tüm bu davranışlarıyla yine geleneksel kadın rollerine aykırı bir tavır sergilediği görülmektedir. Öykünün devamında anlatıcının tahayyül ettiği Leylâ’nın anneannesi bu davranışları için ona “[k]ız zilli der, mahallede hiç bekâr komşu oğlu var demiyorsun. Bir şarkı, bir türkü, bizim zamanımızda…” der (s. 32). Leylâ da anneannesinin bu sözlerine “[h]ay sizin zamanınıza, anlamıyor musun, ben komşunun oğlunu baştan çıkarmak için yapıyorum” şeklinde cevap verir (s. 32). Leylâ gelenekselin temsilcisi olabilecek bir kadın karakter olan anneannesine şakacı bir şekilde onun düşüncelerine karşı çıkarak cevap verir. Erkeklerin dikkatini, ilgisini çekebilecek şeyleri yanlış bir izlenim bırakacak diye yapmaktan vazgeçmez. Yani ataerkinin, geleneğin kadına çizdiği sınırları görmezden gelerek davranır, onları umursamaz. Öykünün sonu yine Bülent’e ve Leylâ’yı istemeyen Bülent’in babasına bağlanır. Anlatıcının zihnindeki Leylâ bu duruma şu şekilde cevap verir: “Bülent Beyin babası onu beğenmiyormuş. (…) Öyleyse bu babasının kuzusu Bülent Beye, şu dolmuştaki süzme kızı alsınlar. (…) Leylâ böyle işte” (s. 32). Bu satırlardan Leylâ’nın Bülent’e ve Bülent’in babasına, yani ataerkinin temsilcilerine, kafa tuttuğunu açıkça söyleyebiliriz. Onu 32 beğenmemeleri onun için hiçbir şey ifade etmez aksine “[i]ki kahkaha arasında, elini sallayarak şöyle diyordur: “Bülent Bey mi? Püf! O daha süt kuzusu. (…) Elimi sallasam ellisi’” şeklinde bir tavır takınır (s. 32). Tüm bunlara bakarak Leylâ’nın geleneğe, geleneğin oluşturduğu ve kadını baskılayan cinsiyet rollerine ters bir karakter olarak hayal edildiği söylenebilir. Böylelikle öykünün hem birinci katmanındaki ana karakter olan anlatıcı hem de onun zihninin süzgecinden geçirilerek kurulan Leylâ, toplumsal cinsiyet yargılarına aykırı tipler olarak öyküye girerler. Gerçek Leylâ’nın nasıl biri olduğuna dair bir anlatı söz konusu değildir burada. Meriç, öykünün ana anlatı düzlemi içine yerleştirdiği anlatıcı karakter aracılığıyla yeni bir anlatı düzlemi yaratır. Leylâ’nın anlatıcı karakterin zihin süzgecinden geçmiş, hayali halinin böyle betimlenişi dolaylı olarak anlatıcıyla ilgili başta yaptığım tespite bağlanır aslında. Yani “Aksaray Dolmuş” adlı öykünün kadın kahramanı bakışları haricinde bir eylemde bulunmasa, duyduklarına doğrudan ses çıkarmasa da toplumsal cinsiyet normlarını sorgulayan biridir. Bu yüzden zihninde de bu şekilde bir Leylâ tasavvur eder. Yazar, karakterini doğrudan ses çıkaran, toplumun yargılarıyla açıkça savaşan biri olarak kurgulamaz ki bu da öykünün yazıldığı dönemin toplumsal şartları düşünüldüğünde gayet makuldür. Yazar, dönemin şartları gereği gerçekçi olmayabilecek, bugünden bakınca feminist aktivist denecek, sokağa dökülecek “tipik” bir karakter çizmek yerine çok katmanlı bir yapı kurarak hem gerçeklik etkisini korur hem de toplumsal cinsiyet normlarıyla uğraşır. Ki zaten sokağa dökülecek bir kadın tipi çizmek anakronik olur. Dönemin şartları düşünüldüğünde kadının bu şekilde davranması neredeyse imkânsız olduğu unutulmamalıdır. Öykünün anlatıcı karakterinden hayali karakter Leylâ’ya doğru kademeli olarak artan bir başkaldırı tavrı vardır. Son derece sinematografik ilerleyen öykü, kadın 33 meselesindeki tavrını da bu sayede gösterir. Dolmuş gibi dar, sınırlı bir mekânda yoğun bir çokseslilik oluşur. Böylece bireyin zihninden toplumun geneline, toplumsal cinsiyet kalıplarına uzanan bir yapı inşa edilir. Etrafını kamera lensi gibi süzen, anlatıcı kendi zihninde daha radikal ikinci bir senaryo kurar ve bu stratejiyle öyküdeki ayrıksı tavır da katmanlı şekilde güçlendirilmiş olur. Hélène Cixous (2011) “Medusa’nın Kahkahası” adlı makalesinde Medusa mitinin erkeklerin kötü, ölümcül kadın tahayyülünün bir yansıması olduğunu söyler. Ona göre “Medusa’yı görmek için yüzüne çekinmeden bakmak yeterli [dir]: Ve o, ölümcül değil. O güzel ve gülüyor[dur]” (s. 1). Temelde kadınlara kadın olma halinden ve kadın bedeninden utanmadan yazmaları gerektiğini öğütleyip kadın yazınının dönüştürücü gücünü vurgulayan makalenin başlığı ve Medusa mitine getirdiği yorum ayrıca önemlidir. Zira yazmanın yanında kadın kimliğini rahatça ve gururla taşıyan, tarih boyu kadına atfedilen kötücüllüğe gülen bir figür sunar. Nezihe Meriç’in “Özsu” öyküsün odağındaki Hayriye karakteri dönüştürücü gücü, kadın kimliğini sergileyişi ve ataerkil düzene karşın eksik olmayan kahkahalarıyla Cixous’nun sunduğu Medusa figürünü anımsatır. Öykü, karamsar bir tabloyla açılır. Kadın anlatıcı ne olduğu söylenmeyen bir hastalıktan ötürü uzun süredir pencere kenarındaki yatağında yatmaktadır. Karamsar bir haldedir, sıkışmış hisseder. Öyle ki karşı apartmanın bodrum katında hapsedildiği için sürekli bağıran Dik adlı köpekle aynı kaderi paylaştığını söyler. Bu karamsar tablodan sonra öykünün odağı mahalleye yeni taşınan başka bir kadına kayar ve aynı anlatıcının ağzından onun öyküsünü okuruz. Anlatıcı ondan, “[g]ülüşünü ilk kez duyduğum o günden sonra, artık her sabah, bütün sokak onun kahkahası, onun sesi ile uyanmaya başlamıştık” diye söz eder (Meriç, 2018, s. 73). Hayriye, içten kahkahasıyla herkesi etkileyen, enerjik, neşeli bir kadındır. Ev işlerini keyifle yapar, 34 hayattan zevk alır, her şartta eğlenir. Şevkle ev işi yapması, yalnızca evini değil sokağı da sulayıp temizlemesi ve canlandırması, güzel yemekler yapması vs. Hayriye’nin ev işlerinden başka bir şeyle meşgul olmayan, çevresine yabancılaşmamış bir karakter izlenimi uyandırdığı inkâr edilemez. Ancak bunların yanında, geleneksel kadın imajıyla tamamen çelişen tarafları da azımsanamayacak kadar fazladır. Yaptığı ev işleri kadına atfedilen standart işlerle sınırlı değildir. Aksine, anlatıcının özellikle dikkat çektiği eylemleri tam olarak dönemin sıradan kadın imajına uymayan davranışlarıdır. Herkes üşenirken ekmeği kızartarak yer. Ancak bunu eşi ya da çocuklar için değil kendi keyif aldığı için yapar. Yine aynı motivasyonla çeşit çeşit çiçekler yetiştirir, hayvanlar besler. Kadının sessiz ve ağırbaşlı olmasının beklendiği bir dönem ve atmosferde radyodan yüksek sesle müzik dinler ve şarkılara bağıra çağıra eşlik eder. Hatta asker emeklisi bir adamla bu yüzden tartışması, inatla yüksek sesle radyo dinleyip sonra gülerek tepki vermesi anlatıcıyı etkiler. Eşini memnun etmek için ev işi yapıp erkeğin himayesinde var olmak yerine erkeklere karşı son derece eleştireldir. En önemlisi ve öyküde en çok vurgulananıysa sık sık mahalleyi çınlatan, mahalledeki herkesi etkileyen, kendine has kahkahasıdır. Anlatıcı, kahkahasını “insanı en sinirli zamanlarında bile gülümsetebilecek, uzun, çocuksu, genç bir kahkaha” ve “Ah, o gülüşü! Bu yediğini, içtiğini, yaşadığını yadsımayan, dünyaya geldiğine deli gibi sevindiğini duyuran bir kahkahaydı...” diye tarif eder (s. 68-71). Yaşadığını yadsımıyor oluşu ilk bakışta bir sorgulama halinde olmadığının, kadına atfedilen her rol ve kalıbı sorgusuz kabul ediyor olduğunun göstergesi gibi görülebilir. Fakat sergilediği sıra dışı kadınlık performansı ve bu kendine has kadınlık haliyle çok mutlu oluşu adeta Cixous’nun Medusa’sını andırır. Yaşama sevinci ve dik bir duruş barındırır. Kahkaha, öykünün 35 odak karakteri Hayriye’nin en öne çıkarılan özelliğidir zira sık sık tekrar edilir. Anlatıcı için onun en dikkat çekici özeliklerinden biridir. Hayriye’ye dair anlatılan kesitlerin ve diyalogların içinde mutlaka o güçlü kahkaha vardır. “[İ]kide bir o kahkaha çıkıveriyordu,” “[b]asardı kahkahayı,” “[v]e gülerdi. Gülerdi işte! İçinden geliyordu,” “kahkahayı koyverdi,” “o güzel kahkahası çınladı” gibi ifadeler sık sık tekrarlanır (s. 68-73). Anlatı stratejisi olarak böyle ön plana çıkarılması üzerinde durulmadan geçilecek bir konu değildir. Zira bu kahkaha, Hayriye için bir direniş yöntemidir. Yaşadığı olumsuzluklara, gördüğü baskılara kahkahasıyla karşı koyar. Bu, kendisi için bir kadının topluma karşı var olma stratejisi niteliği taşırken mahalledeki diğer kadınlar için de dönüştürücü, tetikleyici bir etki yaratır. Nitekim anlatıcı, “[o] gülünce ben tuhaf bir sevinç duygusu içinde neşeleniyor, hafifliyor, elimde olmayarak gülümsüyordum” diyerek kendi üzerindeki tesirini doğrular (s. 69). Hayriye ev işlerini yapma, çocuklarla ilgilenme gibi rolleri memnuniyetle üstlenen bir karakter olsa da pek çok açıdan çevresinden ayrışan bir kadındır ve bundan gayet memnundur. Her fırsatta bu performansını yüksek perdeden sergileyerek mahalledeki atmosferi baştan aşağı değiştirir. S. Elif Aksoy (2019), Hayriye’nin “kişilerle mekân arasında daha önce bozuk olan ilişkiyi sağlıklı biçimde kur[duğunu]” söyler (s. 82). Gerçekten de mahallenin çehresi onun pozitifliği sayesinde değişir. Sergilediği performans mahalledeki herkese yaşama sevinci ve bir aidiyet duygusu aşılar. Yaşadıkları yerle olan yabancılaşmaları azalır. Yarattığı değişim yalnızca kadınlarla da sınırlı değildir. Öyle ki, yetiştirdiği çiçeklerle mahallenin çehresini de değiştirir. Yerleri sulamasıyla kaldırım taşlarının arasından fışkıran çimenler mahalleye hayat getirir. Artık sadece mahallenin kadınları ve genç kızları değil, delikanlıları da başka yerlerde gezmek yerine bu 36 neşeli ortama katılırlar. Öykünün sonunda ev sahibiyle yaşadığı bir tartışma sonucu baskılara daha fazla karşı koyamayıp evi terk eder. Ancak son ana kadar ev sahibine direnir. Hatta taşındığı sırada küfrederek yine herkesin yüzünü güldürür. Anlatıcının söylediğine göre yarattığı etki taşınmasından sonra da devam eder. Jale Özata Dirlikyapan (2019), öykünün umut dolu bittiğini, dönüşümün sürüyor olmasının buna işaret ettiğini söyler (s. 96). Hayriye’nin yarattığı bu umudun ve yaşama sevincinin altında işte bu kadın olmaktan memnun olma ve bunu her şekilde sergileme pratiği yatar. Hayriye’nin ve anlatıcının kadın kavramından ne anladığı yahut ne beklediği elbette kesin çizgilerle çizilmiş değildir. Hayriye’nin bazı davranışları etrafındaki kadını içinde barındırmayan, birey olarak var olmasının önüne set çeken düzene karşı duran eylemler olsalar da bazıları tam da o düzenin içinden eylemlerdir. Daha önce sözünü ettiğim ev işlerinden keyif alma bunlardan biri sayılabilir. Anlatıcı, Hayriye’nin farklı ve toplumun kalıplarına karşı duran pek çok davranışına hayran olmasının yanında “yüzündeki huzur bir kadının bir erkeğe verebileceği yaşam tadının en güzel anlatımıydı” da der (Meriç, 2018, s. 73). Arkadaşı Mehlika ise “[b]iz kocalarımıza hiçbir zaman bu huzuru, bu sukûnu veremeyeceğiz” yorumunu yapar (s. 73). Bu örneklere bakıldığında Hayriye’nin ataerkil düzen karşısında nasıl bir tavra sahip olduğu ya da anlatıcının onu nasıl gördüğü üzerine farklı yorumlar yapılabilir şüphesiz. Ancak öykünün asıl meselesi Hayriye’nin sergilediği kadınlık performansının ne kadar isyankâr veya düzene içkin oluşundan ziyade, kafasındaki kadın kimliği her ne olursa olsun onu utanıp sıkılmadan, gurur ve neşeyle sergileyişidir. Cixous, (2011) kadınları kimliklerinden ve bedenlerinden çekinmeden yazmaya, kadın yazınını oluşturmaya davet ediyordu. Hayriye bir yazar veya entelektüel değildir şüphesiz. Ancak inandığı kadın olma halinden, bedeninden, 37 sesinden vs. hiç çekinmeden tüm bunları sergiler, kendine özgü kadınlık pratiği sayesinde düzeni sarsar. Onun hem aykırılığı hem de sınırlarıyla birlikte karakterleştirilmesiyse feminist bir edebi başkaldırıdır. “Kurumak” Nezihe Meriç’in Bozbulanık adlı öykü kitabındaki aykırı kadın karakterlerden birini barındıran öykülerden bir diğeridir. Öykünün kadın kahramanı Bilge, Meriç’in diğer öykülerinde sıkça yer verdiği gibi okumuş, iyi eğitim almış, öğretmen olmuş genç bir kadındır. Olaylar Bilge’nin komşuları olan Safinaz Hanım ve eşi Cemil Bey’in evinde geçer. Bilge, eski ahbaplarından Safinaz Hanım’ın ricası üzerine hasta ve yatağa bağımlı eşi Cemil Bey’e kısa süreliğine göz kulak olmaktadır. Öykü yoğun bir yağmur ve kapalı bir hava ile açılır. Buna paralel olarak Bilge, havanın karamsarlığıyla kendi karamsarlığı arasında bir paralellik kurar. Zira yaşam tarzına, değerlerine ve etrafındaki insanlara karşı bitmeyen bir sorgulama halindedir. Sevgilisi olduğu anlaşılan Macit’le yakın bir zamanda yaptığı bir konuşmada ruh halinden şöyle bahseder: … Rica ederim Mâcit, bende öyle sinirli ya da umutsuz, mariz bir kız tipi falan aramaya kalkma. Ben, tersine yaşamayı, havayı, suyu, yürümeyi, gülmeyi, ne bileyim ne… Ben her şeyi seviyorum. Bu içimdeki, anlatamadığım başka bir şey. Ben için için kuruyorum anlıyor musun, (…) Ben; toprağı, suyu, içimde duymak, böyle yaşamanın tadını çıkara çıkara yaşamak, bir işe yaramak, bir… üf aman Allahaşkına gülüp durma… (Meriç, 2018, s. 86) Macit’e tam olarak ne hissettiğini ya da neden kötü hissettiğini anlatamaz çünkü kendisi de bilemez. Kesin olansa bir açmazın, bir sorgulama halinin içinde olduğudur. İlerleyen kısımlarda yalnızca Macit için değil çevresindeki diğer insanlar için de farklı bir karakter olduğu görülür. Anlatıcının tabiriyle “kendini, zamanın mekânın, toplumun dışında buluyor[dur]” (s. 88). Kendini yerleştirdiği bu pozisyonda toplumsal cinsiyet rollerine karşı duruşunun etkisi büyüktür. Sâfinaz Teyze’nin toplumdaki normlara uygun, tekdüze yaşamını ironik bir tavırla eleştirir: 38 Sâfinaz Hanım, toparlacık, neşeli, canlı bir kadındı. Yaşam onun için eğlencelerle doluydu. Terbiyeli düğün çorbası pişirivermek. İnce uzun, zeytinyağlı dolmalar sarmak, kış boyunca soba tahtasını tertemiz silmek, kapının tokmaklarını uvup parlatmak, Cemil Beye taze bezelye pişirmek. Cemil Beye sıcacık fanilalar örmek, torunlarını sevmek, damatlara içerlemek, her şeye maviş maviş gülügülüvermek… (s. 87) Sâfinaz Hanım onun için standart bir Türk kadınıdır. Bunun gerektirdiği her şeye harfi harfine uyar. Özata Dirlikyapan’a (2019) göre Bilge, kendisi gibi bir sorgulama halinde olmadığı için mutlu olan Sâfinaz Hanım gibi, yabancılaşmamış kadınların yaşama şevklerine hayrandır (s. 95). Ancak Özata Dirlikyapan, Sâfinaz Hanım’ın tasvir edilişindeki ironik, alaycı tonu göz ardı etmektedir. Bilge, yaptığı küçük işlerden ve hayatta büyük bir amacının olmayışından dolayı Sâfinaz’ı hayran olunacak değil kaçınılacak bir figür olarak görür. Eleştirip dalga geçtiğiyse yaşlı kadının karakteri değil temsil ettiği düzen ve normlardır. Belli ki tüm bunlara yabancı hisseder ve kendisini aynı konumda görmek istemez. Ancak farklı bir kadın tahayyülü de oluşturamaz. Öyle ki, kendisini hiç anlamamasına karşın Mâcit’le evleneceğini ve çocuk sahibi olacağını söyler. Bunları yaparken “istediği, kuvvetle duyduğu ama anlatamadığı bir yan,” olduğunun ve onun “ömrünün sonuna dek onunla birlikte” kalacağının farkındadır (Meriç, 2018, s. 89). Bilge’nin duyumsayıp ne olduğunu bilemediği bu yan farklı bir kadın profili çizmesinden ileri gelir. Okumuş, kültürlü biridir ve dünyayı özgür bir birey olarak deneyimlemek istediğini dile getirir. Tüm bunlara rağmen Mâcit’le yine de evlenmek istemesinin sebebi de bu profili cesurca sergileyecek bir bilinçte ve birikimde olmayışıdır. Zira tam olarak neyin farkında olup olmadığını, neyi sorgulayıp neyi arzuladığını bilemez. Gelgelelim kendisini açıkça ortaya koyup karakterini özgürce inşa edemese, eleştirdiği standart hayatı kendisine yakıştıramazken fazlasını istemeye cesaret edemese de belli değer yargılarını sorgulayıp üzerine düşündüğüne, bundan dolayı da 39 çevresine yabancılaştığına şüphe yoktur. Bu da onun ataerkil düzene başkaldıran bir karakter olduğunun göstergesidir. Öykünün ilerleyen kısımlarında Cemil Bey ile aralarında geçen konuşmalarsa bu tavrında ve iç huzursuzluğunda geçici bir değişim yaratacaktır. Önce yaşlı adamın kendisi hakkındaki fikirlerini hayal eder. Daha sonra da şu şekilde düşünür: Beni kim bilir ne sanır. Avukat Ramiz Beyin büyük kızı. Okudu, öğretmen oldu. Geçen yıl bir mühendisle epeyce söylendi. Bir ara nişanlanacak dediler, sonra ses çıkmadı. Ya da, dudakları, tırnakları boyalı, güzel bir kız. İşte hepsi bu. Benim okumuşluğum falanlığım ona vız gelir. (s. 89) Belli ki dışarıdan aldığı tepkilere paralel, yaşadığı yabancılaşmayı artıracak düşünceler beklemektedir. Fakat Cemil Bey, dönemin toplumsal cinsiyet normlarınca yadırganabilecek Bilge’yi yadırgamaz. Aksine ondan ne denli umutlu olduğunu dile getirir. “Sizler bir şeyler yapmalısınız evladım. Siz bizden daha talihli bir döneme yetiştiniz. Istırap ve can sıkıntısı size göre değil. Demir tavında gerek..." (s. 90). Bilge, yaşlı adamın anlattıklarıyla ağlamaya başlar. Anlatıcı, Cemil Bey’in sözlerinden aşağı yukarı “[h]er şeye rağmen, bulunduğunuz şartlar dahilinde memnun ve mes'ut olmaya çalışmalısınız” mesajının çıktığını söyler (s. 90). Kendi yabancılaşmış halinden memnun olmayan, hiçbir zaman mutlu ve huzurlu olamayacağını düşünen Bilge için, yadırgamak yerine ona karşı umut besleyen birinin olduğunu görmek rahatlatıcıdır. Bulunduğu durumu kabullenip onunla mutlu olmaya çalışmak fikri de aynı şekilde geçici bir rahatlama sağlar. Ancak yine de bu afaki sözlerin verdiği rahatlamanın geçici olduğunun farkındadır. Evden ayrıldığında kendi kendine, “[h]er şeye karşın o tedirginlik benim içimde bir yerde duruyor”, "Şimdi geçti. Ama onu zaman zaman yine kuvvetle duyacağım” der (s. 91). Bu farkındalık hali, içinde bulunduğu düzeni sorgulayıp irdelemeye başladığı için artık onu kabullenemeyeceğinin bir göstergesidir. Bozuk bir düzende bağımsız bir kadın 40 olmamak, kalıpların içinde kalarak mutlu olmaya çalışmak artık imkânsız bir durumdur onun için. Daha önceki öykü karakterleri gibi o da tam olarak her şeyin farkında değildir. Bilinçli ve sistematik bir başkaldırı içinde değildir. Ancak zihnen içinde bulunduğu şartları sorgulamaya, bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bu da öykünün o sorgulama ve bocalama halini başarıyla yansıttığının, bu haliyle de kadın bireyin hissettiklerini, yaşadıklarını tüm açıklığıyla gösterdiğinin kanıtıdır. Nezihe Meriç’in Bozbulanık kitabının “Keklik Türküsü” öyküsündeki kadın başkahraman Oya, ataerkiye ve ataerkil geleneği sürdüren kadın karakterlere karşı duran önemli kadın kahramanlardan biridir. “Keklik Türküsü” resim akademisinde eğitim gören Oya’nın, Kadıköy vapurunda gördüğü birine âşık olmasını ve bunun sonucunda yaşanan olayları anlatır. Oya, anlatı zamanına göre geçen kışın yağmurlu bir gününde, Kadıköy vapuruna biner ve bu vapurda tam karşısına genç bir adam oturur. Aralarında geçen kısa bir bakışmadan sonra genç adam, Oya’nın elindeki dergiye bakarak aynısını çantasından çıkarır. Bu olaydan sonra Oya, genç adama Dergi ismini verir. O günden sonra Oya ve Dergi arasında başlayan platonik ilişki hep aynı vapurda karşı karşıya gidip gelme, yolculuk etme şeklinde devam eder. Anlatıcının odağı Oya’nın zihnidir ve üslubu yer yer ironikleşir. Bu da Dergi’ye dair çıkarımların, beraber yapılanların, konuşmaların hayali olduğu izlenimini verir. Zira ortada adamın adı dahi yoktur, kurulanlar daha çok Oya’nın zihnindeki hayali bir ilişkiden ibaret gibidir. Yaptıkları yolculuklarda Oya, Dergi’ye dair izlenimsel bilgiler edinir ve hayaller kurar. Oya’ya odaklı anlatıcıya göre hiç konuşmasalar dahi “bir bakış, bir oturuş, kaşın ucundan geçen bir soru, dudağın bir bükülüşü, omzun bir hareketi ile birbirine birçok şeyler” anlatıp birbirleriyle iletişim kurarlar (s. 95). Oya’nın ilk 41 başkaldırısı bu şekilde iletişim kurduğu ve platonik bir aşk yaşadığı Dergi’ye karşıdır. Oya, Dergi’nin hayali ilişkilerinde “[a]y ay sen dudaklarını mı boyuyorsun? Sakın ha!...” sözlerine karşılık ona “[s]en bana karışamazsın, anlaşıldı mı?..” cevabını verir (s. 95). Aralarındaki ilişki karşılıklı bir konuşmaya dökülemediği için Oya’nın Dergi’ye olan başkaldırı tavrı bununla sınırlıdır. Fakat bu cevap bile onun ataerkinin temsilcisi ve sürdürücüsü olan Dergi’ye karşı durduğunun kanıtıdır. Hayalinde idealize ettiği bir erkeğin bile yaşam şekline karışacağını bilir ve buna karşı geldiğinin hayalini kurar. Oya gösterdiği bu tavırla erkek egemen sistemin temsilcisi bir bireyin ona karışmasına, üzerinde söz sahibi olmasına karşı çıkar. Kendi ve bedeni üzerinde bir başkasının tahakküm kurmasına izin vermez. Öte yandan anlatıcıya göre Dergi de Oya’nın aslında göründüğünden daha farklı ve güçlü olduğunun farkındadır. Anlatıcı Oya’nın zihninde odaklı olduğundan bunun Oya’nın bir düşüncesi olması muhtemeldir. Anlatıcı biraz da ironik bir tavırla “Dergi de Oya hakkında pek çok şeyler biliyordu” dedikten sonra Oya hakkında bazı küçük bilgileri sıralar (s. 94). Sonrasındaysa “o ağırbaşlı görünüşünün altında bir şeytanın gözü saklıydı,” şeklinde Dergi’nin ağzından verilen yorum Oya’nın kendini hayali ilişkisinde dışarıdan ağırbaşlı, sakin görünen ama aslında öyle olmayan, kendini ezdirmeyen biri olarak gördüğünün göstergesi niteliğindedir (s. 94). Öyküde Oya ve Dergi’nin Oya’nın hayalinde sinemaya gittikleri zaman, Oya’nın yanında dayısının da bulunduğunu öğreniriz. Selda Tuncer (2018) Türkiye’de Kadınlar ve Kamusal Alan (Women and Public Space in Turkey) adlı kitabında bu durumun o dönemde kadın üzerinde yaygın bir kontrol mekanizması olduğunu söyler. Tuncer’e göre 80’li yıllara kadar genç kadınların kamusal alana erişimi katı kural ve ataerkil geleneklerle sınırlanır. Kadının yanında yakın bir akraba olmadan dışarı çıkamaması da bu önemli geleneklerden biridir (s. 122-123). Oya da 42 kamusal alanın ataerkinin kontrolünde olmasından dolayı akşam sinemaya dayısıyla, onun kontrolünde gider. Tüm bu baskıya rağmen Oya bir yolunu bulup, ataerkil sistemin kurallarını delerek sevgilisiyle görüşür veya görüştüğünü hayal eder. Dönemin şartları düşünüldüğünde kuralları çiğnemesi, arkadan dolaşarak istediğini yapması büyük bir cesaret örneğidir. Yaşadığı ilişkinin gerçek olmasa da zihninde kendisini konumlandırışı içsel başkaldırı açısından önemlidir. Zihninde kimliğini, hayata bakışını tekrar anlamlandırır ve kendini güçlü, eril düzene karşı dik duran bir kadın olarak tahayyül eder. Öykünün ilerleyen kısımlarında Oya sürekli yolunu gözlese de âşık olduğu adam, Dergi, bir süre sonra vapura binmez olur. Daha sonra vapurda tekrar karşılaştıklarında Dergi parmağında nişan yüzüğüyle görünür ve yanında bir kadınla vapura biner, artık yalnız değildir. Bunun üzerine Oya aldatıldığını düşünür ve aşk acısı çekmeye başlar. Onun asıl başkaldırısı da bu noktadan sonra görülür. Bir taraftan aşk acısıyla mücadele ederken diğer yandan da ataerkil geleneğin temsilcisi ve sürdürücüsü kadınlardan annesi ve komşusu Zehra Hanım ile başa çıkmaya çalışır. Annesinin komşusu Zehra Hanım’ın “[k]oca ekmeği meydan ekmeği, yavrum (…). Sen de vaktiynen yuvanı bil. Annen senin fenalığın için söylemiyor kii…” sözleri bir kadının nasıl yaşaması gerektiğine dair dönemin gelenek içinden konuşan kadının algısını açıkça gösterir (s. 92). Bu algıya göre, kadın babasının evinde fazla yaşamamalı, bir an önce evlenip barklanıp yuvasını kurmalıdır. Zehra Hanım’ın bu düşüncelerine karşılık Oya’nın annesinin şu sözleri Zehra Hanım ile Oya’nın annesinin aynı fikirde olduğunu gösterir: Zehranımcım, sonunda sapsız üzüm. Ben bunu, sildiğine lebboy, bilmem nesine şebboy nasıl büyüttüm bilirsiniz. Şurada kaç zamandır komşuyuz. Sonra aslan gibi çocuk, ekmeği elinde. Okumuş olacak diyordu, işte okumuştu. Ben de şurada iki günlük ömrümüz var, yerine yerleşsin istiyorum. (…) Sonra ele güne karşı da ne diyeceğimi şaşırdım. Ona olmaz, buna olmaz, tutup insana ya sevdalı derler, ya bir korkusu var. Herkesin ağzı… (s. 92). 43 Zehra Hanım ve Oya’nın annesinin alıntıdaki sözleri toplumsal cinsiyete dair birçok klişe ifadeyi içerir. Oya’nın annesi de Zehra Hanım’ın benimsediği ataerkil düzenin fikirleri benimsemiştir ve kızından da bu fikirleri benimseyip ona göre yaşamasını ister. Bu yüzden Oya, ona yaşarken “sahip çıkan” ebeveynine bir şey olmadan bir an önce evlenmelidir. Geleneksel sisteme göre annesi ve babasına bir şey olursa Oya kendi başının çaresine bakıp ayakta duramayacağı için evlenip ona “sahip çıkacak” koruyucu bir erkek bulamazsa ortada kalır. Annesinin sözlerinden alıntılanan bu bölümde, daha bu noktada Oya’nın annesinin evlenme ısrarlarına karşı çıktığını, kendi fikirlerini açıkça söylediğini, evlenecekse bile evleneceği kişinin okumuş olmasını istediğini çekinmeden belirttiğini görürüz. Tüm bu tavırlardan bile Oya geleneksel sisteme ve sistemin temsilcisi kadınlara hayır diyerek, kendi isteklerini dile getirerek bir karşı duruş tavrı sergiler. Annenin sözlerinin toplumsal normlara dair klişeleri barındırması Oya’nın duruşunun aslında bu değerlere karşı olduğunu gösterir. Annesinin sözlerine karşılık Oya’nın susmayıp “[a]nne rica ederim şu adi sözleri bırak! (…) Korkusu var ne demekmiş. Allah Allah!.. Hem elâlem bana vız gelir. Ne demek canım, elâlem ne demek? Benim elâlemle ne işim var?” şeklindeki cevabı onun devam eden başkaldırısının göstergesidir (s. 92). Oya için ataerkil düzenin ondan beklediklerinin önemi yoktur ve onun bu cevabı Meriç’in “Susuz VII” öyküsündeki Meli’nin “[k]imseye hesap vermek zorunda değilim elbet. Ben önemliyim önce” (s. 151) cevabını hatırlatır. Meli gibi Oya da kimseye hesap vermek zorunda değildir. Toplum, toplumun fikirleri ve beklentileri değil önce kendisi önemlidir. Böyle tepkiler veren veya en azından böyle düşünen bir karakter çizilmesiyse metni kadın açısından önemli kılar. 44 2.2 Topal Koşma “Susuz VI”’ resim öğretmeni olan Özün’ün hayatını, hayatına dair düşüncelerini, etrafındaki insanlarla ve eşi Sahir ile olan ilişkisini zamanda sıçramalar, kırılmalar yaparak anlatır. Öyküdeki kadın karakterlerin kurgusu toplumdan ayrışan kadınları ve bunların iç dünyalarını sergilemesi açısından önemlidir. Öykü Orta Anadolu’nun küçük bir kentinde, Özün’ün öğretmenlik yaptığı yerde, açılır. Girişte kente ve orada yaşayan insanlara dair betimlemeler yer alırken bu betimleme yerini Özün’ün orada birlikte görev yaptığı meslektaşlarıyla olan ilişkisine bırakır. Ve bu ilişkiden onun meslektaşlarıyla pek iyi anlaşamadığı, hatta onlarla tamamen zıt karakterde olduğu, bu yüzden de onlarla iletişim kurmaktan köşe bucak kaçtığı görülür. “Ay, Özün, hep böyle bir şey çıkarırsın.” “Sahir Bey, hadi şunu kandırın.” (…) “Hadi ayol, aşk olsun.” “Hişt Özün…” “Vallahi ayıp ediyorsunuz artık.” (…) “Böylesiniz zaten…” (s. 143). Alıntıdaki tepkiler Özen’ün çevresindekilerle arasına mesafe koyduğunu gösterir. Meslektaşları onu ve eşini bir yere gitmeye ikna etmeye çalışırlar fakat Özün onlarla iletişim kurmaktan kaçındığından ve aynı ortamda bulunmak istemediğinden onları reddeder. “Ay, Özün, hep böyle bir şey çıkarırsın” sözleri bu reddedişin bir ilk olmadığını, aslında onların da bu durumun farkında olduklarını gösterir (s. 143). Öykünün ilerleyen kısımlarında da Özün’ün bu tavırları, ayrıksı duruşu şu şekilde eleştirilir: “Özün’ün ukalalığı. Sahir daha uysaldır.” “Akademililer zaten…” “Müdür beye karşı doğrusu…” (s. 144). 45 Yukarıda da belirtildiği gibi Özün’ün çevresindeki diğer öğretmenler onda bir farklılık olduğunun, onun genel olarak böyle davrandığının farkındadırlar fakat nedenini bulamazlar. Aslında pek de aramazlar, onun bu durumunu sıradan bir “ukalalık” olarak değerlendirerek onu eleştirirler. Özün’ün meslektaşlarının eleştirisi tek taraflı da değildir, aynı şekilde o da onları eleştirir. Kocası Sahir’e anlattığı bu duruma şu şekilde şahit oluruz: Dedikodu yapacaklar şimdi gene. Ne yapayım, yapamıyorum. Canım sıkılıyor aralarında. Elimde değil. Ben duygularımı, düşüncelerimi iyi açıklayamam bilirsin. Bu şey, nasıl anlatayım bir şey işte. Şu felsefeciyi görünce, o deri ceketi, sonra… eşarbı nasıl dolamıştı gördün Bilmiyorum, bir şey işte. İçim bazen ışıkla doluyor sanki. Sevinçten ölüyorum. (…) Kendimi çok güçlü buluyorum, bir yücelik duyuyorum. Her şeyi yapabilirim gibi bir sanı geliyor içime. O gazeteciye bunu anlatmak istemiştim. Biliyorsun, aptal, genç ressamlarımız alkole düşkünlük gösteriyorlar diye yazdı. (s. 144) Özün, görüldüğü gibi etrafındakilerin yaşantısını birçok yönden eleştirir. Bu eleştiriyi yaparken bir taraftan da kendisini sorgulamaya başlar. Ayrıksı olduğunun, çevresindekilerden farkı olduğunun farkındadır. Fakat bunun nedenini bulamaz ve aslında bulmaktan ziyade tanımlayamaz. Bireysel varoluşsal sancılar çeker, bu yüzden de canı sıkılır. Bu durum etrafındaki kimse tarafından da anlaşılmaz. Böylece öyküde yabancılaşma halinin git gide yoğunlaştığı bir atmosfer kurulur. Öyküde Özün’ün anılarında kendisini etkileyen iki kadından bahsedilir. Bu kadınlardan biri iskelede gördüğü ve hiç tanımadığı bir kadındır. Onun davranışları, zarafeti, nezaketi, giyinişi Özün’ü çok etkiler. Kadın orada bir adamla buluşur, aralarında geçen konuşmadan sonra kadının adama hayır dediği görülür. Bu kısım şu şekilde dile getirilir: “Affedersiniz!” Dedi. Sesi tortulu şarap rengindeydi. “Affedersiniz geç kaldım.” Dudağının ucunu büktü sinirli bir büküşle. Sonra, çabuk çabuk konuşup boşaldı. “Hemen dönmek zorundayım. Bu iş olmayacak. Yazık ki böyle. Gelemeyeceğim. Olanaksız! Hiç ısrar etmeyin. Bir şeye karar verince dönmem. Allahaısmarladık.” Yürüdü gitti sonra. Canı sıkılıyordu kadının. Herkes gibi değildi. (s. 146-147) 46 Özün’ün geçmişte karşılaştığı ve hayatında iz bırakan bu kadının gerektiği zaman hayır diyen, karşısındakini reddedebilen, kendisini açıkça ifade eden ve kendi kararlarını kendi alabilen kısacası kendi başına var olmayı başaran bir kadın olduğunu görürüz. Özün de bu kadını diğerlerinden farklı biri olarak tasvir eder. Buna ek olarak “canı sıkılıyordu” tanımlamasına da baktığımız zaman kendisiyle arasında bağ kurduğu rahatlıkla söylenebilir. İskelede karşılaştığı kadının dışında Özün’ü derinden etkileyen ve resimlerine de yansıttığı diğer kadın da yine ismini bilmediğimiz ama bu sefer ailesiyle bağlantısı olan bir kadındır. Bu kadın bir akşam vakti babasıyla beraber onların evine gelir, birlikte yemek yerler ve o akşam Özün ile birlikte yatarlar. Özün’le kaldığı o akşam kadın ona kimsenin sormadığı sorular sorar ve kimseden duymadığı şeyler anlatır: Özün’e: “Bir sevgilin yok mu?” diye sormuştu. (…) “Uzak yerlere, başka memleketlere gitmek istiyorum” demişti bir de. (…) “İyi dans eder misin?” demişti. “Sinemayı sever misin?” “… şarkısını biliyor musun?” demişti. (…) Baleye çalışmıştı gençliğinde Almanya’da. (…) Özün’ün yüreği durmuştu heyecandan. (…) Canı sıkılıyordu yaşamaktan. Sonra yine kaptan, yolculuklar. Yolculuktan söz açınca bir çocuk gibi gülüyordu kadın sevincinden. (s. 148) Tüm bunlar kadının birey olmayı başarabilmiş, kendisi olmak için uğraşıp emek harcayan, kendi istekleri, kararları, seçimleri doğrultusunda yaşayan bir kişiliğe sahip olduğunu gösterir. Bir taraftan da var oluşsal sancılar çeken, canı sıkılan ve aklı hep gitmekte olan biridir. Gece yarısı Özün onun ağladığını duymuştu. Kadın ağlamıştı. Ertesi gün de durmamış gitmişti. Kadın başka türlü bir kadındı. (…) Çok canı sıkılıyordu. Özün yetişkin bir kız değildi o yıllarda, ama anlamıştı.” Piket bitip de herkes yatma hazırlığına başlayınca, bir yorgunluk bir bıkkınlık gelmişti kadına. Neşesini, sevincini birden yitirivermiş, yükten yatak çıkarılmasına yardım ederken sıkıntıdan boğulacak gibi olmuştu. Yalnız Özün anlamıştı onu. (s. 148) 47 Ailesi ile bağlantılı olan bu kadın, alıntıdan da anlaşıldığı gibi iskeledeki kadınla bir özdeşlik, bir uyum gösterir. Özün’ün tanımlamasında da görüldüğü gibi onun da canı sıkılır, sıkıntıdan boğulacak gibi olur. Özün iskeledeki kadını “[h]erkes gibi değildi” şeklinde betimlerken bu kadını da “[k]adın başka türlü bir kadındı” diye anlatarak ikisinin de diğer kadınlardan farklı olduğunun altı tekrar tekrar çizer. Tüm bunların yanında her iki kadın da istedikleri zaman kalkıp gidebilen, kendi kararlarını kendileri verebilen, yani birey olmayı başarmış ya da olmak için can sıkıntısıyla birlikte varoluşsal mücadeleler veren kadınlardır. Özün’ün kendisini diğer iki kadınla karşılaştıracak olursak Özün ve Özün’ün hayatında izler bırakan bu iki kadın onunla çeşitli yönlerden benzerlikler taşımaktadır. Onun da diğer kadınlar gibi canı sıkılır. Bunu kocası Sahir ile olan konuşmasında daha önce de alıntılanan “[c]anım sıkılıyor aralarında. Elimde değil” kısımda görürüz (s. 144). Meslektaşları kadınlarla arasına koyduğu mesafeyle de kendini onlardan ayrıştırdığı için onlardan farklı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Bu bağlamda Özün de hayatını etkileyen iki kadını tanımladığı gibi “başka türlü bir kadın”dır. Onun bu başkalığı çok öncelerden beri evlerine gelen kadınla karşılaştıklarında da vardır. Sahir ile evlendikten sonra da bu başkalık kendisini sorgulamasıyla birlikte devam eder. “Resim yapmak istiyorum Sahir. Günlerce, her işi bırakıp resim yapmak istiyor